![]() |
![]() |
||
| . Ali URAL | |||
![]() |
BİR RÖPORTAJDA “SİZİN ANKA MASALINIZ NEDİR?” SORUSUNA VERDİĞİ CEVAP Sanat, bilinçlerinden doğduğu insanların hikâyelerini masala çevirerek hakikatin inandırıcılığına çocukların saf hayallerini katar. Bu hayaller uçucu olmalarına karşın inandırıcılığa gölge düşürmek şöyle dursun, hakikatin gücünü hayalin büyüsüne sararak, bir kuşa bir fili taşıtır. Kim bilir kaç sultan masaldaki Anka’yı bulmak için yanıp tutuşmuştur da Kubilay Han dillendirebilmiştir bunu. İstemenin hangi derecesiyle kükrediyse, askerleri Anka tüyü diye rafya palmiyesinin yaprağını koymuşlardır avucuna. Ölüm korkusuyla uydurulan bu yalan Kubilay Han’ın yanan |
||
arzusuyla birleşince ortaya bir hakikati çıkarmıştır ki, bir palmiye yaprağıyla bir anka tüyü arasında hiçbir fark yoktur. Bin bir Gece Masalları’nın anlatıldığı diyarlarda yedi yılını geçirmiş birine kendi Anka masalını sormak onu öyle bir kuyuya atmaktır ki çıkarabilene aşk olsun. Bu yedi yıl yedi kıtlık yılı mıdır, yedi bolluk yılı mı? Belki de bir hakikati yorumlamak bir rüyayı yorumlamaktan daha zordur. Çölde geçirilen bu yedi yıl hem yoksunluk yıllarıdır hem varlık. |
||
OKUMAK, YAZMAK KADAR FİYAKALI GÖRÜNMÜYOR! A. Ali Ural çeşitli yerlerde açılan yazarlık atölyelerinde ve Burç FM'deki programında meraklılarına yazarlığın sırlarını anlatıyor. Anlattıklarını da yazdığı kitaplarla, çıkarttığı dergilerle, Türkiye Yazarlar Birliği çatısı altında gösterdiği faaliyetlerle örnekliyor. Ural, yazar olmak için önce iyi bir okur olmak gerektiğinin de altını çiziyor. Şairsiniz; öyküler, düzyazılar, denemeler kaleme alıyor, gazetede köşe yazıları yazıyorsunuz. Bir yandan da edebiyatın yürüyebileceği mecralar açmak için dergiler çıkarıyorsunuz. Üç dönemdir TYB İstanbul şube başkanlığı yapıyorsunuz. Çevrenizde kümelenmiş gençler var, onlara yazı yazmanın inceliklerini anlatıyorsunuz. Bunca çaba ne için? Yaz güneşi altında “Sermayesi eriyen adama yardım edin!”diye bağırarak buz satan adamın hikâyesini bilir misiniz? Bu sözü duyan bir bilge, tükenen ömrünü düşünüp yığılmış yere. Kelimeler yerini bulunca insan da yerini buluyor. Ona düşen ayağa kalkmak, yürümek ve koşmak. Yığıldığı yerde kalmak değil. Bir gölgelenmeden ibaretse de dünya hayatı, bu süreyi gölgede şekerleme yaparak geçiremeyiz. Kıyamet koparken elimizdeki fidanı dikmek, yani donanımlarımız ölçüsünde sorumluluklarımızı yerine getirmek zorundayız. Ben edebiyatı bir fantezi olarak görmüyorum. Yazar olsun ya da olmasın herkesin edebiyata ihtiyacı var. Çünkü hem anlamaya, hem anlatmaya ihtiyacı var. Yüce Allah Hz. Âdem'e isimleri öğreteli kim bilir kaç bin yıl geçti. Bu kadar zamandan sonra işaretlerle mi anlaşacağız! Hem dil yalnız anlaşmaya yaramıyor ki. Düşüncenin elleri o. Medeniyetin temeli. Bilginin penceresi. “ Öyle şiirler vardır ki hikmettir. Öyle sözler vardır ki büyüler,” diyen bir Peygamber neye dikkat çekmek istiyor acaba? Her devinimin arkasındaki sözün gücüne mi? Bu yüzden mi “ Bir âyet bile olsa benden bir şeyler ulaştırın!” diyor? Bunca etkinliğin bileşke noktasında bulunuyor olmak sanatta / şiirde derinleşmeyi olumsuz etkiliyor mu? Şiir ya da genel bir ifadeyle sanat, hayattan kopuk bir eylem değildir. Derinlik tam da bileşke noktalarındadır hayatın. Şiir manzara seyredilerek yazılmaz. Şiir yazayım diye masaya oturulup yazılmaz şiir. O bir süreç içinde oluşur, kömür ve petrol yatakları gibi. Vakti geldiğinde yalnızlıkların, kırgınlıkların, kızgınlıkların, özlemlerin ve aşkların oluşturduğu bir iç basınçla gün yüzüne çıkar ve şairin maharetine göre damıtılıp işlenir. Bütün sanatların bir öz olarak hayatın katmanları arasında çıkarılmayı beklediğini söyleyebiliriz. Bütün mesele resimde görünmeyeni fark etmeye çalışmak. Bu da tefekkürle, görme temrinleriyle ve her şeyden önce sezgiyle elde edilebilecek bir şey. Batı'dan gelen bir şair hastalığı bohem hayat. Bakın Peygamber'in şairlerine. Köşelerine çekilip şiir mi yazıyorlar yalnız? Abdullah bin Revâha, Hassan bin Sâbit, Ka'b bin Mâlik… Günümüz edebiyatının gerçek edebiyat mecraına girmesi için çaba gösteren biri olarak amaçladığınız şey ne kadar gerçekleşiyor? Hacca giden karıncayla iyi anlaşıyoruz. Sonuçları düşünerek hareket etmiyoruz çünkü. Gücümüz aczimizi bilmemizden kaynaklanıyor. Merkez Efendi gibi her şeyin merkezinde olduğunu bilmek güzel. Mecrasından çıkmış gibi görünen bir şeyin daha geniş bir açıyla baktığımızda tam da mecrasında olduğunu görebiliriz belki. Bazen en dipten yükselir insan su yüzüne bir topuk darbesiyle. Edebiyatımızın gidişatı nasıl sizce? İktidar kavgaları ve kamplaşmalar yalnız siyasi hayatını değil, edebî hayatını da tehdit ediyor bu ülkenin. Dünyanın neresine giderseniz gidin, farklı düşüncelere sahip olsalar da o ülkenin edebiyatçıları ortak bir değeri temsil ederler ki o değer ulusal edebiyattır. Zira edebiyatın evrenselliği milli oluşundan geçer. Arjantinli ünlü hikâyeci Borges, “Ben ayda yaşayan bir adamın hikâyesini yazacak olsam, bu bir Arjantin hikâyesi olur.” demiş. Bizim pek çok yazarımız İstanbul'da geçen hikâyelerini bile bir Türk hikâyesi yapmayı başaramıyorlar. Fakat yine de tebessüm etmeliyiz. Çünkü derinden derine, ülkesine âşık, güçlü bir edebiyat kuşağı geliyor. Çevremizde ‘ünlü bir yazar' olmak isteyen arkadaşlarımız var. Tanınmış bir yazar olarak size soralım, nasıl ‘ünlü bir yazar' olunur? Ün beğeninin peşinden de gelebilir, aykırılığın peşinden de. Araplar “Muhalefet et ki tanınasın!” derler. Bizim büyüklerimiz de “Şöhret âfettir.” demişler. Şiirimizin sultanlarından Şeyh Gâlib'in şu ifadesine bayılırım ben, “Elimdeki kalem her zaman şöyle der: Halkın beğenisi benim için felakettir.” Ben ünlü bir yazar olmak isteyen genç kardeşlerimize “ün”ü değil “yazmayı” hedeflemelerini salık veririm. Yoksa cin olmadan adam çarpmaya, Dostoyevski olmadan “Ecinniler”i yazmaya kalkarlar. Aynaya bakmaktan masaya oturacak vakti bulamazlar. Derin bir okuma sürecini yaşamadan, yazmanın büyülü sularına atarlar kendilerini ve boğulurlar. Edebiyat dünyası geniş bir edebiyat mezarlığını da kapsar. Genç ölüler yatar bu mezarlarda. ‘Ünlü bir okur' olmak isteyen pek çıkmıyor, neden böyle bu? Çünkü okumak yazmak kadar fiyakalı görünmüyor. Okurların elleri çenesine dayalı fotoğrafları olmuyor çünkü. Aslında esas olan yazmak değil okumaktır. Yazmak esas olsaydı Kur'an'ın ilk emri “Oku!” değil “Yaz!” olurdu. Okumak esas, yazmak tâlidir. Zira yazmak okuma temelinde yükselebilecek bir binadır. Hem biliyor musunuz her kitap iki kişi tarafından yazılır: Yazar ve okur. Çünkü okur kitaba kendi imgelem dünyasını ve birikimlerini katarak kitabı bir anlamda yeniden yazmış olur. Emerson'un “Kitabı iyi yapan okuyucudur.” sözünü bu bağlamda değerlendirebiliriz. Kendinde yazar olma potansiyeli olmayanlar bir meslek olarak okur'luğu seçebilir mi? “Meslek” kelimesine “tutulan yol” anlamı verirsek neden olmasın! Burada bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Okumak ve okur gibi yapmak aynı şeyler değildir. Yalnız yazmak değil, okumak da bir çalışmayı gerektirir. Okurlukla yazarlık arasında nasıl bir ilgi var? İlgi kelimesi zayıf kalıyor. Bunlar aynı bütünün parçaları. Yazarlık nereden başlıyor? Okumaktan başlıyor. İnsan doğuştan yetenekleriyle mi yazar / şair oluyor yoksa çalışarak bu melekeler elde edilebilir mi? İnsan doğar doğmaz ayağa kalkıp koşan bir tay değildir. Bedensel melekeleri de ruhsal melekeleri de zaman içerisinde olgunlaşır. Genetik faktörleri tamamen dışlamak mümkün olmasa da var olanın hayatiyet kazanması ya da körelmesi, biraz da hayat koşulları, çevre, eğitim ve çalışmaya bağlıdır. Yazar kimdir sorusunun cevabı ne sizde? Gerçek bir yazar, gerçek bir büyücüdür, illüzyonist değil. Siz hem şiirlerinizle hem de yazılarınızla tanınıyorsunuz? Günlük gazete yazıları öyküler… Bu ikisini aynı anda yapmak yani eşit kıratlarda şair / yazar olmak mümkün müdür? Yoksa biri diğerinin yedeği midir? Eşit kıratlarda ya da birbirine çok yakın kıratlarda şair/yazar olmak mümkündür elbette. Edgar Allan Poe, hem çok iyi bir şair hem de çok iyi bir hikâyecidir mesela. Ahmet Haşim hem Türk şiirinin hem de Türk nesrinin zirvesindedir. Doğrusunu isterseniz, şiirimle nesrimin at başı koştuğunu düşünürüm ben. Şiirin burun farkıyla biraz önde olduğunu bilir, Baudelaire'in, “Şair ol, nesirde bile!” sözüne hak veririm. Valiz şiirimin son mısrasının “En üste koy şiirlerimi” olduğunu da hatırlatayım burada. Radyo programı var bir de. Burç FM'de yazarlığın sırları'nı anlatıyorsunuz. Nasıl gidiyor? İstanbul'daki yazı ve şiir atölyelerimize katılma imkânı bulamayanlar için bir imkân olduğunu düşünüyorum Burç FM'deki programın. Her hafta bir yazardan söz ettiğimiz bu program, yazılarının ve şiirlerinin eleştirilmesine tahammül edebilen genç yazarların çalışmalarıyla zenginleşiyor. Her cumartesi gecesi iki saat boyunca canlı yayına telefonla ya da msn aracılığıyla bağlanıp yazma ve okumayla ilgili sorularını ve sorunlarını dile getirme imkânı buluyorlar. Biz de elimizden geldiğince birikimlerimizi paylaşarak bereketlendirmeye çalışıyoruz edebiyat soframızı. Son kitabınızda ‘Güneşimin önünden çekil' diyorsunuz. Hikâyeyi biliyoruz, ama siz o hikâye aracılığıyla bir mesaj vermek istiyorsunuz sanırım. Bu hitapta güneş kim/ne, önünden çekilmesi gereken kim? Kitaba ismini veren “Güneşimin önünden çekil!” cümlesi Diyojen'in Büyük İskender'e söylediği bir söz olsa da, hemen hemen kitaptaki bütün karakterler tavırlarıyla bu sözü söylüyorlar. “Güneşimin önünden çekil!” demek hakikati perdeleyenlere “Penceremizi kapamayın!” demektir. Bunu demek yürek ister, bedel ister çünkü. Nitekim yalnız Diyojen değil, Arşimet ve Attar da farklı cümlelerle “Güneşimin önünden çekil!” diyebildikleri için öldürülmüşlerdir. Bu kitapta Doğu'dan ve Batı'dan onlarca portre var; hakikati arayan onurlu adamların sıra dışı bir üslupla kaleme alınmış öyküleri bunlar. Yaşadığımız sığ hayata gönderilen derinlik davetiyeleri… Şiir ve nesir alanlarında Ali Ural okurlarına hangi kitapların müjdesini vereceksiniz? “Mutfakta ne var?” diyorsunuz. Mevlâna'nın romanını yazacağımı vaat etmiştim biliyorsunuz. İki senesi var. Şiir alanında ise poetika eksenli bir kitap çıkacak inşallah 2008'in sonlarına doğru: “Bengal Kaplanları ve Çeçe Sinekleri”. m.guner@zaman.com.tr Önemli olan neyi yazmayacağını bilmektir Yazmakla ilgili bizlere önerileriniz var mı? Olmaz mı! Hemen yazmayı bıraksınlar ve okumaya başlasınlar. Okuyacakları kitapları en az yiyecekleri yemeğe gösterdikleri özenle seçsinler. Dahası her kitabı en az iki kere okusunlar. İlkinde haz alarak okumalarında bir mahzur yok, ikincisinde satır satır, paragraf paragraf masaya yatırsınlar eseri, dili, kurguyu, üslubu ve karakterleri incelesinler. İşkenceye dönse de bu okuma, sabretsinler. Notlar alarak içselleştirsinler okuduklarını. Yazar ne yazar, ne yazmalıdır? Bir yazarın bilmesi gereken ne yazacağı değil, ne yazmayacağıdır, ne yazmayacağını bildiğinde belirir ne yazacağı. “Ne”likten kastım konu değil. At sahibine göre kişner de konu yazarına göre muhteva kazanıp şekillenmez mi? Robert Frost, “Ormanda yürürken karşıma iki yol çıktı, ben az yürünmüş olanını seçtim,” diyor bir şiirinde. Yani bir yol yürünecek ama o yolun nerelerden geçeceği götüreceği yer kadar önemli. Sunum şekli özü kaybetmemek kaydıyla sunulanı gerçek değerine ulaştırıyor çünkü. ZAMAN GAZETESİ GENÇLİK EKİ 2 MART 2008 |
||
| A.ALİ URAL İLE ŞİİRİNİ KONUŞTUK A. Ali Ural çocukluk aşkı şiirle hep hemhal olmasına karşın bunu özenle gizlemiş bir titiz şair. Eskilerin müşkülpesent dedikleri türden. Başkalarının şiirlerini yayımlarken de öyle kendilerinkini yayımlarken de... Bu yüzden de külliyat yerine iki kendine has kitapla (Körün Parmak Uçları ve Kuduz Aşısı), Türk şiiri tarihinde atalarının ardında safını tutmuş. Yaklaşık on beş yıldır büyük Türk şiiri okyanusuna küçüklü büyüklü nehirler aksın diye dergiler çıkarıyor. Kim coşkuyla, başını taştan taşa vurarak okyanusa varmak istiyor, onun destekçisi. Hayatı da şiiri gibi... Olgunluk çağını yaşıyor. Onunla şiirini konuştuk. Tahmin ettiğimiz gibi oldu. Şiiri konuşmakla, ortada dönüp duranların ötesine, meselelerin aslına doğru yol aldık... Sizinle yapılan söyleşileri incelediğimde çocukluğunuzdan beri şiirle uğraştığınızı ifade ettiğinizi görüyorum. Şiirlerinizi yayımlamanız ise oldukça geç olmuş. Söyleşiye çalışırken fark ettim. Size bakışı çarpıklaştırmak isteyenlerin, daha açık bir ifade ile şiirinizin üzerini örtmek isteyenlerin üzerinde özellikle durdukları bir husus bu. Yaşıtlarınıza genel itibariyle 1980 kuşağı deniyor. Sizin şiirlerinizi yayımlamanız ise 1990'lı yıllarda gerçekleşmiş. Burada bir problem doğuyor. Bana göre şair şiir yayımlamadığı, hatta yazmadığı zamanlarda da şairdir. Ama şair değilse yazsa da boş. Ne dersiniz? Aslında her çocuk şairdir, diye başlayayım söze. Sonra hatırlayayım ve hatırlatayım ki, sekiz yaşımda yazdığım ilk şiirimle kırk sekiz yaşımda yayınladığım ikinci şiir kitabım arasında garip bir imge ortaklığı var. Çocuk A. Ali Ural'ın yazdığı ilk şiirin adı “Aşı”, bir ömür sonra yayınladığı ikinci şiir kitabının adı ise “Kuduz Aşısı”, ne tuhaf! Çiçek aşısıyla, kuduz aşısı arasında geçen bir şiir serüvenim var. Doğrusu her şairin kendine has bir şiir serüveni vardır. Şiir kalıplara sokulabiliyor diye, şairin de kalıplara sokulabileceğini düşünmek, ona konfeksiyon serüvenler biçmek, olsa olsa modern zamanların garabetidir. 1979 Şubat'ında yazgım beni şehirden çöle attığında 19 yaşındaydım. O yaşa kadar yazdığım şiirleri baba evinde bırakıp, bir bavul kitapla indim Arabistan'a. “Dünyanın En Yalnız Arabistanı”ydı benim için. Yedi uzun yıl... Bu yedi yıl yedi kıtlık yılı mıdır, yedi bolluk yılı mı? Belki de bir hakikati yorumlamak bir rüyayı yorumlamaktan daha zordur. Çölde geçirilen bu yedi yıl hem yoksunluk yıllarıydı hem varlık. Yoksunluk yıllarıydı; zira orta öğrenimini tamamladıktan sonra ülkesinden binlerce kilometre uzağa kaderin bir dama taşı gibi sürdüğü bu genç adam, Refik Halit Karay'ın Eskici hikayesindeki Hasan gibi ana dilinin konuşulmadığı diyarlarda “Çiviler ağzına batmaz mı senin?” sorusunun hem soranı hem cevaplayanı olmuş, çivilerin ağzına batmaması için bir yandan ana dilindeki okuma ve yazma serüvenine devam ederken, diğer yandan yeni bir lisanla üniversite öğrenimini tamamlamıştır. İletişim imkânları bakımından da mahrumiyet içinde olunan bu yıllarda( 1979-1985) alınan iki mektubun gaipten gönderilen iki gümüş körük gibi şartların külünü üfleyip cevheri körüklediğini söylemek abartı olmaz. İlk mektup o zamanlar henüz çiçeği burnunda bir gazeteci olan ablam Nuriye Akman'dandır. Mektubun yanı sıra bir de doğum günü hediyesi çıkmıştır büyük sarı zarftan: “A. Ali Ural Bütün Şiirleri I” Bu hediye basılı bir kitaba benzetilerek yapılan bir maket kitaptan başka bir şey değildir. Çocukluk yıllarımdan beri yazma dışında hiçbir hayalimin olmadığını bilen ablam kaderin önüme çıkardığı bu tuhaf serüvenin beni edebiyattan koparmaması için lise yıllarımda yazdığım şiirlerimi daktilo ederek bir araya getirmiş, sonra ciltleterek üzerine bu ibareyi yazdırmıştır yaldızla. Ellerim titreyerek kapağını açtığım ilk şiir kitabımın girişinde ablamın şu satırları vardır: “Sadece şiiri ve şiirini önemsemen için... Görerek gücünü bir kez daha ve hatalarını, eksiklerini tabii, daha iyilerine doğru çabuk ve dikkatli, bir kuyumcu özeninde... Bu, senin içindi. Sen de okuyucular için duy ve düşün yeniden bırakma peşini şiirin...” Şiirin peşi bırakılmamış, bu ilk şiirler dışında dört kitap daha yazılmıştır 1985'e kadar. Dört defterde toplanan bu şiirler de şairi tarafından gönderilmemiştir herhangi bir dergiye. İkinci mektuba gelince; mektubu gönderen Cahit Zarifoğlu'dur. Arabistan'da çalışan mühendis arkadaşı Alpay Bey'in bazı şiirlerimi kendisine gönderdiğini, bunlardan “Öfkeli Çocuklar” şiirimi Mavera'da yayınladığını, “Ebru Teknesinde Bir Yeşil” adlı şiirimi ise bir sonraki sayıda yayınlayacağını bildiren Zarifoğlu “Sen de bir imza sahibi olacaksın,” demektedir mektubunda. Doğrusu “Dünyanın En Yalnız Arabistanı”nda bir gece çaylarla paylaşılan şiirlerin yolunun Zarifoğlu'na düşeceği hiç hesap edilmemiştir. Yanılmıyorsam 12 Eylül 1980'in hemen öncesine rastlıyordu. Arabistan'a tahsil için gidişiniz. Merak ettiğim niçin Türkiye değil de Arabistan? Bir de orada bulunuşunuz size neler kazandırdı? Türkiye'nin kayıp yıllarıyla örtüştü lise yıllarım. O günleri yaşamayanlar, adı konulmamış bir iç savaşın, ne anlama geldiğini asla tahayyül edemez. Şehirlerin, mahallelerin hatta sokakların paylaşıldığı ya da paylaşılamadığı o günlerde değil üniversitede okumak, nefes almak bile maharet istiyordu. Varlıklı aileler o dönemde çocuklarını Avrupa ve Amerika'ya gönderdiler. Ailem benim için de endişeleniyor, yüksek öğrenimimi huzurlu bir ortamda yapabilmem için bir çıkış yolu arıyordu. İsviçre'de çalışan bir aile dostumuz orada okuyabileceğim hususunda ailemi bilgilendirdiyse de maddi imkansızlıklar bu teklifin dikkate alınmasını engelledi. O sıralarda komşularımızdan biri, Arabistan'da tahsil imkanı olabileceğinden söz etmiş ve ben tepki göstererek “Ne işim var çölde!”demiştim. Demek ki işim varmış. Kültür anlaşmaları çerçevesinde, Milli Eğitim Bakanlığı kanalıyla açılan yol beni Arabistan'a götürmüş, Türk Edebiyatı okumayı planlarken Arap edebiyatıyla tanışmıştım. Elifi görse mertek sanan ben, gün gelmiş Kaab bin Zuheyr'in, İmruul Kays'ın, Mütenebbi'nin, Ebu'l- Atahiyye'nin şiirlerini okuyup anlamaya başlamıştım. “Ya leyteşşebâbu yeûdu yevmen, uhbiruhu bima faale'l- meşîbu/Gençlik bir gün geri gelse ona ihtiyarlığın bana neler yaptığını anlatırdım” diyen şaire doğrusu ben de gençliğin yaptıklarından söz etmek isterdim. Yağmurun yağmadığı, Arap kızlarının camdan bakmadığı bu diyarlardaki en büyük kazancım öğrendiğim bu kadim dil oldu. O yıllardaki derin yalnızlığımın kazanç ve kayıp hanesinde ayrı ayrı yeri vardır. Hangisi daha ağır basıyor bilmiyorum. Bildiğim yalıtılmış bir hayatın bir şair için kendine dönme, yoksulluklarını ve zenginliklerini keşfetme fırsatı tanıdığıdır. Peki bu uzaklık o yıllarda yazılan şiirle olan bağınıza bir eksiklik katmış olabilir mi? Arabistan yıllarını şiir sığınağında yaşadım. Fakat bu benim kendi sığınağımdı. Ülkemden binlerce kilometre uzakta gemilerimi ateşe verirken sadece ailemi düşünüyordum. Valizimde Türk ve dünya edebiyatının başyapıtları vardı ve ben güncel edebiyatın dışındaydım. Birkaç sayısı elime geçen Mavera'yı saymazsak dönemin dergileriyle ne okur ne de yazar olarak ilgilenmedim. Ancak Arabistan yıllarımın şiir serüvenimde hayati bir rol üstlendiğini düşünüyorum. Yedi yılda dört şiir kitabı. Evet tam dört şiir kitabım vardı yayınlanmamış. Bu kitaplar daha doğrusu bu şiir defterleri hâlâ duruyor ve ben o şiirlerin hiçbirini “Körün Parmak Uçları” ve “Kuduz Aşısı”na almadım. Cahit Zarifoğlu'nun yayınladığı “Öfkeli Çocuklar” ve yayınlamayı düşünüp de bir matbaa kazasına kurban giden “Ebru Teknesinde Bir Yeşil” şiirim de dahil. Ne tuhaftır ki Mavera dergisi vasıtasıyla tam güncel edebiyatla bir irtibat kuracakken derginin kapağında “Ebru Teknesinde Bir Yeşil” ismini okuyor, dergiyi açtığımda ise şiiri bulamıyordum. Çok sonra Cahit Zarifoğlu'nun yeni çalışmalarımı beklediğine dair mektubu geldiğinde Zarifoğlu'na sitemli bir mektup gönderip durumu açıklıyor ve ondan şu cevabı alıyordum. “Dostum, senin şiir ve yazılarınla ilgili bir dizi aksaklıklar saçmalıklar oldu, bağışla.” Gerçekten de yalnız “Ebru Teknesinde Bir Yeşil”de değil, mensur bir şiir olan “Aydınlık Şehir” de bir karışıklığa kurban gitmiş, bu tatsızlıklar beni tekrar sığınağıma döndürmüştü. Peki bahsettiğiniz şiir kitaplarınızı sonradan neden yayınlamadınız? Yayınlamaya değer görmediniz mi? “Kabul” ve “red” bir edebiyatçının hem kılıcı hem kalkanıdır. Kabul etmeyi ve reddetmeyi bilmeyen bir yazar hem kendinin hem başkalarının elinde oyuncak olur. Edebiyat dünyamızın en büyük handikapı bu! Yazarlar ve editörler akıl ve estetikle bütünleşmesi gereken “Red” ve “Kabul” kabiliyetlerini çıkar endişesiyle köreltip çıkmaza sokuyorlar. “Dost kaybetmeyelim!”, “Düşman kazanmayalım!” derken sahte alkışlar karşılığında edebî zevklerini satıyorlar. Dahası bir süre sonra imtiyaz yeteneklerini bütün bütüne kaybediyor, “vasat”ı “olağanüstü”, “olağanüstü”yü “vasat” görebiliyorlar. Arabistan'da doğan şiirlerimin yayınlanabilir olduğunu Zarifoğlu göstermiş olsa da, aradığım şiire henüz ulaşamamış olduğuma dair sezgilerim bu şiirlerin yayınlanmasına izin vermedi. Eğer o kitapları reddetmesiydim ne “Körün Parmak Uçları” olurdu, ne de “Kuduz Aşısı” ! Burada biraz daha duralım istiyorum. 1990'lı yıllarda çıkan etkili ve o oranda önemli şiir dergileri var. Sözgelimi Sombahar. Siz de, bir şiir dergisi çıkarıyorsunuz o dönemde: Merdiven Sanat. Bu dergiyle muradınız neydi? Günümüzde adı duyulan kimi isimleri o dergide sizinle yan yana görüyoruz. Bugünse yollarınız epeyce ayrılmış. Sormak istediğim, insan kuşku yok ki gelişen, değişen bir varlık. Bu isimlerle yollarınızı kesiştiren ayıran şeyler nelerdi? 1995, bir süre hapsettiğim şiirin hesap soran bir firarî gibi yakama yeniden yapıştığı yıldı. O sıralarda henüz edebiyat dünyasına dahil olmamış bazı üniversiteli gençler yanıma gelip gidiyorlar, yazdıklarını paylaşıp eleştirilerimi alıyorlardı. O gençlere iki yıl emek vermiş, onları ateşleyeceğim derken kendi pimimi de çekmiştim. İşte 1997 ekiminde yayınlamaya başladığım Merdiven Sanat dergisi, yalnız şiirle değil sanatın diğer alanlarıyla da zenginleşen muhtevasıyla böyle doğdu ve yazgısını 24 sayı devam ettirdi. Zaman içinde emek verdiğim o gençlere başkaları da katılmış, Merdiven Sanat, ismini koyarken kalbimden geçen mânâyla örtüşen bir irtifa vasıtası olmuştu. Yalnız edebiyat alanında değil, tiyatro, sinema, müzik, fotoğraf gibi sanatın diğer alanlarında da genç yeteneklerin kendini keşfetmesine zemin hazırlamıştı Merdiven Sanat. İlk yazıların, ilk şiirlerin, ilk hikâyelerin, ilk röportajların, kısacası ilklerin dikkate alındığı bir dergiydi bu. Öte yandan yazı serüvenlerine başka dergilerde başlayan birçok isim de Merdiven Sanat'ın dinamik yapısında çalışmalarıyla yer aldılar. Bugünün edebiyat dünyasında halen aktif olarak yer alan isimlerden neredeyse büyük bir bölümünün yolunun Merdiven Sanat'tan geçtiğini söyleyebiliriz. Doğrusu kapsayıcı ve kucaklayıcı olmak, Türk edebiyatına taze kan olabilecek yeni isimleri aramak, edebiyatın diğer sanatlarla yan yana yürütülecek bir etkinlik olduğuna dikkati çekmek ve bütün bunları samimî bir edebiyat platformunda gerçekleştirmek muradımızdı. Nitekim kısmen muradımız gerçekleşmiştir. Fakat insan yalnız gelişen değil aynı zamanda başkalaşan bir varlık. Vefa ve kadirşinaslık, nobranlık ve kıskançlıkla pekala yer değiştirebilirken, sınır taşlarının yeri de el çabukluğuyla değiştirilmeye çalışılıyor. Edebiyat yolculuğunda daha birkaç durak mesafe kat eden kimi toy kalemler, bir nehir gibi ağır ağır denize akmak yerine nefis engeliyle durduğu yeri takdis ederek, oluşturduğu küçük gölette fırtınalar kopmasını bekliyorlar. Ortada fırtına falan olmayınca da yeni mesafeler kat etmeye çalışmak yerine vardığı yerde biraz daha oyalanıp dikkat çekmeye, durağanlığın doğurduğu kirlilikle kendisini fark etmeyenleri sinsice zehirlemeye başlıyorlar. Bir araya gelmek de, bir arada olmaktan sarfı nazar etmek de ortak paydalardan kaynaklanır. Zira birbirine benzeyenler bir araya gelir. İlk kitabınız Körün Parmak Uçları, bir hassasiyet türüne özellikle vurgu yapıyor sanki. Gerçekten de insanların hassasiyetlerinin ya tümden kaybolduğu ya da birbirine girerek bulanıklaştığı bir çağda yaşıyoruz. O kitabı mayalarken sizin birazdan sözünü edeceğimiz ikinci kitabınızdaki ‘Nefes Darlığı'nız sanki henüz yitmemiş... Sinir uçları Gordion düğümüne dönmüş bir zamanın çocuklarıyız. Ne bu düğümü çözebiliyor, ne de kesip atabiliyoruz.“Duyarsızlık” yeni bir duyu olarak yapışmış ruhlarımıza. Küçük acılara ancak büyük acıları yok etmesi karşılığında tahammül edebiliyor, akupunktur iğnelerinin saplanmasına ağrılarımızı dindirmesi şartıyla razı oluyoruz. Halbuki bizim uyuşmaya değil ağrıya ihtiyacımız var, körelen sinir uçlarımızı yeniden bilemeye. Ana renklerle yaşadığımız kaba saba hayatla yetinmeyip unutulan tonları yeniden diriltmeye. Körün Parmak Uçları işte bu algı arayışı içerisinde mayalandı. Karanlığın bu kadar yoğun olduğu yerde gözlerini nereye koyacağını bilemeyen şair, parmak uçlarını baston yaparak ritmik tıkırtılar arasında her şeye yeniden dokunmak, keşfetmek, yeniden tanımlamak istedi belki de! Hem nasıl daralmasın ki nefes; ipek böcekleri kaynar kazanlara atılırken, ölü evlerinde defler çalarken, eski rüyalarını yeniden görürken ölüler... Hiç kimsenin bilmediğini herkes bilirken, neden daralmasın nefes! Yüz yüze olduğunuz insanların gelişim, değişim yaşamak yerine başkalaşım geçirmeleri sizin şiirinizdeki sesi etkiliyor mu? “Doldu, doldu, boşandı” diye bir atasözümüz var, bir de“Her kap içindekini dışarı sızdırır” diye bir Arap atasözü. Şairin iç dünyasıyla dış dünya arasındaki geçişkenlik bir kum saati gibi sürekli ters yüz eder onu. Bu devinim içerisinde dış dünya zerreler halinde nefes darlığından süzülerek şairin imgelem dünyasına akar ve değişime uğradıktan sonra yeniden nefes darlığıyla dış dünyaya yansır. Zamanın şairle oynadığı bu dakik oyunu uzaktan seyredenler değişimin farkına varamaz ve şairin kendini tekrar ettiğini sanırlar. Oysa her an her şey yenilenmektedir. Her cevhere ruhunu katan şair o cevherden yeni alaşımlar üretmekte, bir buğday tanesini uçsuz bucaksız başak tarlalarına çevirirken, bir kötücül rüzgâra fırtınalarla karşılık vermektedir. Körün Parmak Uçları'ndaki ses tonuyla, Kuduz Aşısı'ndaki ses tonunun farklılığını adın adlandırılan şeyin üzerindeki etkisinin ötesinde bu dengede aranmalıdır. İlk şiir kitabınız: “Körün Parmak uçları” ile son şiir kitabınız “Kuduz Aşısı”nı yan yana koyduğumuz zaman, her birinin kendine özgü bir sesi, rengi, yapısı olduğunu tespit ediyorum. Bu özellik, şiirlerinizdeki kendine özgülüğü ve özgünlüğü belirliyor. Özgünlük, bence sanatçının hayattaki duruşunu, yürüyüşünü ifade eder. “Körün Parmak Uçları”nın duruşu ile “Kuduz Aşısı”nın duruşu arasında nasıl bir özgünlük var? Yaptığım tespitte yanılıyor muyum sizce? Her gemicinin bir düğüm atma şekli vardır. Aynı halat farklı ellerde yeni biçimler kazanır. Biçimle güç arasındaki denge geminin limana hangi sağlamlıkta bağlandığını da gösterir. Şiir sözün ve ahengin sonsuz imkânlarına rağmen tekrardan kurtulamıyorsa yazık! Bu anlamda her iki kitabın farklı örgü, ses ve çağrışım zenginliğine sahip olduklarını söylemek mümkün. Öte yandan farklılıkları görürken iki kitabın da aynı nefesten çıktığını unutmamalıyız. Yenilik var olanın yeni bir boyut kazanmasıdır. Mesela Körün Parmak Uçları'nda Muhteva isimli bir şiir var. Hani içinde “Bir günah işle ve onu öldür!” mısrasının geçtiği şiir. O şiiri Körün Parmak Uçları'yla Kuduz Aşısı arasında bir köprü olarak kabul edebiliriz. Yunus Emre'nin “Her dem yeni doğarız bizden kim usanası!” sözü bu vadide her şaire yol gösterecek bir rehberdir. Yaşadığınız zamandan Körün Parmak Uçları'na daha çok nesneler, durumlar, kesitler uğramış. Şiirlerinizin adları çoğu kere canlı ya da cansız bir varlığa, nesneye işaret ediyor. O varlıkta, o nesnede aradığınız bir şey olmalı... Biliyorsunuz İbn Arabî'ye göre kâinat bir kitap, kitap ise bir kâinattır. Bu iki kitap ya da iki kâinat arasında bir de aracı vardır ki, her iki kitabın mütercimi olması istenir ondan. Bu aracı insandır. Ancak İbn Arabî, bu insanın herhangi bir insan olmayıp, kâmil yani uyanmış insan, olduğunu söyler. Her ne kadar şairleri kâmil insan sınıfında değerlendirmek mümkün olmasa da onların bir nevi uyanıklık olan sezgileriyle kâinatı tercüme ederek eksikliklerini tamamlamaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. İşte şiir bu sezginin hem toprağı hem meyvesidir. Nesnelere imgesel değer veren, şairi evrenin bir mütercimi konumuna getiren, sezgiyle tam açılamasa da aralanan bu penceredir. İşte o zaman ipekböceği acının, valiz ölümün, fresk ihanetin, elek vazgeçişin, hükümdar aczin, göl sevgilinin, martı dirilişin, çamur imkânsızın harfleri olur. Gerçekten de küçücük bir nesnede bir özü bulup göstermek ister gibisiniz. Öykülerinizde de ben buna rastladım. Tanpınar sustuğu zamanların şiirine ait olduğunu söylermiş. Öykülerinizi düşündüğümüzde siz ne dersiniz... Şiir evrenin her köşesinde, insanın her halinde gizlidir. Bir maden ocağında toprağa karışmış cevher gibidir ve ayrıştırılmayı bekler. Biz şairler ancak başkalarının görmediği bir biçimde görebilmeyi başardığımız takdirde özü posadan ayırabilir, bütüne işaret eden parçayı ortaya çıkarabiliriz. Şiiri mayalayan öz de budur işte. Aslına bakacak olursa yalnız şiirlerimde değil, hikaye ve denemelerimde de bu göz var. Bu yüzden zaman zaman yazdığım metinlerin türü ne olursa olsun şiir oldukları duygusuna kapılıyorum. Şiir konuşmadan çok bir susma işidir, doğru. Bir Çinli şair ne demiş: “Biz şairlerin yoklukla mücadelesi, onu varlığı ortaya çıkartmaya zorlamak içindir. Sessizliği bir müzik yanıtı almak için tıklatırız.” Çinli şairin dediği gibi kapıyı çalarız ama, karşımıza yekpare bir ses hamulesi çıkmaz. Aralarda “es” olmazsa ne kadar ustaca art arda getirilmiş olursa olsun notalar gürültüye dönüşür. Boşluklar resimde de müzikte de şiir de de heykelin üzerinde yükseldiği kaide gibidir. Ancak ben öykülerimde de susuyorum. Soyutlama, en aza indirgeme, özü kabuğundan ayırma öykülerimde de var. Bu yüzden ucu açık öyküler bunlar; okur imgelemiyle harmanlanıp her seferinde yenilenme imkanına sahip metinler... Sanat eserinin doğurganlığının sırrını burada aramak lâzım. Her şeyi anlatma çabasıyla bütün boşlukların kapatıldığı, havasızlıktan boğulmuş metinlerle zamana direnmek mümkün değildir. Max Frisch, “Önemli olan; söylenemeyendir, sözcüklerin arasında kalan boş alanlardır,” diyor. Ben de “söylenemeyen”sözünü “söylenmeyen” olarak değiştirip onun tuğlası üzerine bir tuğla ekliyorum. Zira “söylenemeyen”de sarhoşluk, “söylenmeyen”de akıl var. Ben şiiri sarhoşlukla aklın arasında arıyorum! Körün Parmak Uçları ile ilgili atladığım bir şeyi şimdi sorayım. O kitaptaki hassasiyet, duyarlık fark edildi mi? Bu kuşkusuz sizin dışınızda bir şeydir. Ama kendince hassasiyeti olanlar nezdinde bir karşılığı oldu mu? Bu size ulaştı mı? Yoksulların yalnız ölüleri değil, dirileri de geç fark edilir. Hani Yunus, “Bir garip ölmüş diyeler/ Üç günden sonra duyalar” diyor ya. Ölüleri geç de olsa duyup soğuk su ile yuyanlar, dirileri duymaya bir türlü yanaşmıyorlar. Zira dirileri duysalar, ölüleri nereye koyacaklar? Diri diye yere göğe koyamadıkları kadavraları nereye saklayacaklar! Yalnız “Körün Parmak Uçları”nın değil, daha kaç diri ve özgün eserin belasıdır bu. Tabiî bu perdecilerin dışında her zaman bir avuç kalp ve idrak sahibi vardır; onların varlığı ve kelimeleri şairi ayakta tutar. “Körün Parmak Uçları”ndaki hassasiyeti fark ettiklerini söz ve yazıyla bildirenler oldu. Fakat ne tuhaftır ki şairler farkındalıklarını genelde sözle ifade etmeyi tercih ederken, edebiyatın diğer alanlarındaki kalemler bunu yazıya dökebildiler. Olsun. Varsın bizi bir kişi dışında hiç kimse anlamasın. Bir kişi her şeydir. Şairler de yazarlar da aslında bir kişi için yazarlar. Merdiven Sanat'tan sonra Kitap Haber dergisinde Celal Fedai ile Merdiven Şiir'in bir hazırlığını yaptınız. Cahit Zarifoğlu'ndan Cemil Meriç'e, Ece Ayhan'dan Şiirin Bugün'üne pek çok hususa eğildiniz. Bir kitap dergisinin bir edebiyat dergisinden daha etkili olduğu görüldü kısacası. Demek istediğim size ulaşan bir karşılık yoksa bütün bunlara nasıl güç buldunuz. Bu soruya bir bestecinin sözleriyle cevap vereyim. Ne diyor Schumann “Çalarken seni kimin dinlediğini umursama!” Eğilmeye niyeti olmayanı alkışlamazlar. Hem alkış doğar doğmaz ölüp soğur. Kitaplarımda yer almayan “Ebru Teknesinde Bir Yeşil” şiirimde şöyle bir mısra var: “Salonların içinde buz tutmuş alkış!” Ben bu şiiri yazdığımda 23 yaşımdaydım. Gençliğinde alkışa böyle bakan birinin olgunluğunda hareketlerini alkışa duyarlı kılması mümkün mü! Sese duyarlı bir oyuncak görmüştüm. El çırptığında kahkahalar atıyordu. Marifetin iltifata tabi olması başka bir şey. İltifatın kelime anlamının “yüzünü çevirip bakma” olduğunu biliyor musunuz! Yüzünü çevirip bakana can feda. Hem hiç kimse yüzünü çevirip bakmasa bile, her daim gözetleyen birinin varlığı bize yeter. Merdivenşiir'in ilk sayısındaki sunuş yazımızın başlığı neydi, hatırlayın bakalım. Yola çıkarken attığımız ilk adımı nasıl tanımlamıştık: “BİR GÖZE DÖNÜŞEN GÖKYÜZÜ VE MERDİVENŞİİR DİYE BİR DERGİ” Kitap Haber, bana kalırsa Merdiven Şiir'in yokluğunda sizin ve Celal Fedai'nin hararetini diri tutmuş. Elbette. Merdiven Sanat kapanmıştı ve onunla birlikte yayın hayatına atılan Kitap Haber'den başka aracımız kalmamıştı elimizde. Kitap Haber'in eski formuyla yükümüzü taşıması ise mümkün değildi. Bu yüzden hem biçim hem içerik olarak yeni bir yapılanmaya gidilmeliydi. Bu yapılanmada omzumun yanında başka bir omuz bulduğum için kendimi bahtlı hissediyorum. Kula teşekkür etmeyen Tanrı'ya teşekkür etmez. Öte yandan bilinmelidir ki Celal Fedai'yle A. Ali Ural yalnız kendi hararetlerini diri tutmadılar bu dergide. Türk edebiyatının ve düşünce hayatının önemli isimlerinin ateşini de tekrar güne taşıyıp onlara olan vefa borçlarını ödemeye çalıştılar. Burada yine Schumann'ı hatırlamalıyım. Bakın ne diyor vefa hususunda. “Dağın arkasında da birileri oturuyor. Mütevazı ol! Yaptığın, düşündüğün her şeyi senden önce yapmışlar, düşünmüşlerdir. Hem böyle olmasa bile onu başkaları ile bölüşeceğin bir Tanrı armağanı say!” Burada sizin genç yeteneklere yıllardır zaman ayırmanızdan bahsetmeden geçemeyeceğim. Sahip olduğunuz birikim ve edebi zevki gerek edebiyat atölyelerinde, gerek yazarak, gerekse radyo programları aracılığıyla cömertçe paylaşmanız bunların bir Tanrı armağanı olduğunu düşündüğünüz için mi? Başka ne olabilir. Ben bildiklerimi paylaşmayı bu armağanın bir gereği olarak görüyorum. Meslek sırrıdır diye paylaşmaktan kaçınanlar bilmiyorlar ki verdikçe azalmaz. Yüce Allah verene fazlasıyla lutfediyor. Sadece zanaat değil sanat da usta çırak ilişkisi ister ve bu yerel değil evrensel bir gelenektir. Geleceğin ustalarına “çırak” dendiğini bilmeyenler “çırak” olmaktan utanarak ustalıklarını tehlikeye atarken, birikimlerini gelecek kuşaklara aktarma gibi bir derdi olmayan çıraksız ustalar da bir yandan bahş olunanın hakkını veremezken diğer yandan vermenin beraberinde getirdiği yeni sırlardan mahrum kalırlar. Benim bir gözlemim var. Türk şiirinde etik ve estetik duruş bakımından şu geçen beş altı yıl içinde bir belirginlik oluştu. Sözgelimi Merdivenşiir'de siz bir pozisyon aldınız. Bu da çok belli olsun istediniz. Bu bahsi ayrıca açmak istiyordum ama vaktinden önce açıldı. Sizin şiirinizin son derece insani kırılganlığının Köpek Dili, Nefes Darlığı, Hidrofobi gibi şiirlerle nasıl yerine göre sertleştiğini gördük. Merdiven Şiir iki yılda Türk şiirinin etik ve estetik değerlerini sahiplenerek saygın bir yer edindi. Bu arada siz ikinci şiir kitabınızı mayaladınız. Kuduz Aşısı kitabınıza gelmeden önce, söyleşimizi yaptığımız dergiyi biraz konuşsak. Derdi ne ki Merdiven Şiir'in etrafında bu kadar gürültü koptu, kopuyor? Merdivenşiir ezberi bozdu. Ezberin bozulduğu her yerde gürültü kopar. Zira ezberi bozmak taşları yerinden oynatmaktır. Aslında taş ağır olsa yerinden oynamaz. Demek ki yerinden oynayan taşlar hafiflikleriyle malüller. Merdivenşiir'in derdi illetlilerle uğraşmak değil. Sonu yok bunun. Çıtanın yükselmesi Abdurrahman Çelebi'leri rahatsız ediyor diye Türk şiirinin kavgasını vermekten geri mi dursaydık! Bakın bazı davalar davacı davasını çekse de bitmez. Kamu davalarıdır bunlar. Biz Türk şiirinin kamu davasının devam ettiğini görüyor ve bu davanın içinde olmayı kaçınılmaz bir yükümlülük sayıyoruz. Mevzilerini koruyabilmede Merdivenşiir'i engel olarak görüp kifayetsizliklerini çirkeflikleriyle kamufle etmeye çalışanlar bilmelidirler ki bir yanağına tokat atana öbür yanağını uzatmak Hristiyanca bir tavırdır, Müslümanlıkta esas olan kısastır. Merdivenşiir egosunu değil Türk şiirini dert eden her şairi baş tacı edecek bir duruşun dergisi olmuştur hep. Aksi halde bu kadar farklı düşünce ve şiir anlayışındaki şaire kürsüsünü açması beklenemezdi. Merdivenşiir koro halinde şarkı söyleyenlerin değil, bireysel zenginlikleriyle bir yandan kendi enstrümanlarını çalarken öte yandan Türk şiirinin büyük senfonisine notalarını katma endişesi taşıyanların dergisidir. Kuduz Aşısı, sanırım bu derdin ağırlığından sessiz sedasız geçiştirilmek istendi... Sükutun çeşitlerinden biridir örtmek. Ancak zaman öyle bir yargıçtır ki yalnız yalancı şahitleri değil, hakikata tanıklık etmekten korkanları da mahkum eder ve örtülmeye çalışılanı daha belirgin bir biçimde ortaya çıkarır. Merdivenşiir arı kovanına çomak soksaydı “Kuduz Aşısı” yine de böyle bir sessizlikle karşılanmayacaktı. Nihayetinde balları vardır arıların, at sineği gibi yapışmazlar sessizliklerine. Demek ki çomak tekerleklere sokulmuştur. Araba sevdasına düşmüş karikatür sürücüler, atlarını ne kadar kırbaçlarlarsa kırbaçlasınlar mesafe alamadıklarını görüp, genetik ve ruhsal yapılarındaki dengeyi kaybetmişlerdir. İşte Kuduz Aşısı tam da bu vadinin şiiridir. Şiir ortamından hoşnutsuzluğunuzu biliyorum. Görünüşte herkes hoşnutsuz.Peki ama neden gitgide irtifa kaybediyoruz? “Düşüyoruz!”demek istiyorsunuz. Zira irtifa kaybetmek, inmeye yönelik bilinçli bir tercih değilse düşmektir. İşin tuhaf tarafı düşenler yükselmiş de düşmüş değiller. Düşüklüğün müşterisini oluşturduklarından dolayı arz ettiklerinin utancını taşımıyorlar. Elbette seviye kaybının tek sorumlusu değil bu güruh. Bir de iyi niyetli kifayetsizler var. Pörsümüş imgelerle, yapay duyarlıklarla, arabesk renklerle boyadıkları şiirleriyle hâlâ birçok dergide kendilerine yer açabiliyorlar. Kimi editörler türlü kaygılarla (çıkar, güç, hatır, yaş, ) bu tâifeye bile bile göz yumuyorlar. Hatta kadrolu şairleri oldukları takdirde arkalarında durmakta bile bir beis görmüyorlar. Garip bir alış veriş niyetiyle “şiir ortamı”nı “şiir piyasası”na döndürüyorlar. Halbuki, yükselmek ve yükseltmek için yüksek niyetler taşımak gerek. Şiirin yeri dağ başlarıdır bataklıklar değil. Ne diyor Shakespeare: “Gözlerin yok mu senin? Nasıl inebilirsin/ O yüce dağ başından bu bataklığa!” Kuduz Aşısı adı çok önceden konmuştu sanırım. Kitabın kendi içinde adeta tek bir şiirmiş gibi bir kurgusu var. Üstelik kitabın içinde “Kuduz Aşısı” adlı bir şiir yok. Neden “Kuduz Aşısı” başlığı altında toplandı bu şiirler? Öncelikle Kuduz Aşısı isminden yola çıkalım. Körün Parmak Uçları'nın yayınlanmasının akabinde yapılan bir röportajda bundan sonraki şiir kitabımın adını ilan etmiştim: “Kuduz Aşısı” Yıl 1998'di, Sirkeci'den Kadıköy'e giden bir vapurda “Neden Kuduz Aşısı” diyen bir arkadaşıma: “ Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, kalemimizin mürekkep haznesine taş doldurarak yazmalıyız. Her şey ama her şey ısırıyor ya da dişlerini gösteriyor.” demiştim. İnsan dişlerinin köpek dişleriyle yer değiştirdiğini görüp kırılgan şiirler yazmanın şair sorumluluğuyla bağdaşmayacağını düşünmeye başlamıştım çünkü. Dahası insanın bu kudurganlığını denizlere, ırmaklara, dağlara, yani tabiata bulaştırdığını, bu yüzden her şeyin ama her şeyin diş çıkardığını, ancak bu dişlerin süt dişleri değil, it dişleri olduğunu tahayyül etmeye başlamıştım. Öte yandan kıskançlığın, kinin, şehvetin yalanın, aşkın ve kibrin dişlerini hiç bu kadar derine saplamadığını görüyordum dehşetle. İşte bu bakış açısıyla Kuduz Aşısı, bağımsız şiirlerden oluşmasına rağmen, kuduzun belirtilerini imgelem âlemine farklı renklerle taşıdı. Modern hayatın huzursuzluk, hırçınlık, tedirginlik gibi göstergelerinin kuduzun ilk belirtileri olmasından hareketle hem bu dokularla hem de kuduzun daha sonraki belirtileri olan ruhsal çöküntü, felç, duyu bozuklukları, nefes darlığı, çırpınma nöbetleri ve nihayet su korkusu yani hidrofobiyle yoğurdum şiirimi. Bütünlüğü sağlayan maya budur. Kuduz Aşısı'nı: “vınlayan ok ”, “körpe kılıç”, “ve kıpır kıpır” diye üç bölüme ayırmışsınız. Vınlayan ok bölümündeki Hidrofobi, Keskin Nişancı şiirlerinde korku, ölüm, cinayet imgeleri derinlik kazanmış. Körpe Kılıç bölümündeki: “makas, neşter, çiçek ve pudra/ kartopu eldivenleriyle iz bırakmadan/ makas, neşter, çiçek ve pudra” (Diktatörler ve Çocuklar), “yüzgeçlerini gösteriyor hep köpek balıkları/ hep harman, hep kan, hep buğday, hep et (Can Havli)”, “beyin ölümü gerçekleşmiş diline müşteri yok” (Köpek Dili) dizelerindeyse, yine sanki bilinç altında geniş bir alan kaplayan cinayet, korku gibi idealar işlenmiş. Sizce yanılıyor muyum? Neyi simgelemekte bahsi geçen bilinçaltı? Aşı, mikropların zayıflatılmış, hastalık yapacak gücünü kaybetmiş halidir. Yani aşı mikrobun ta kendisidir. Kuduz Aşısı, trajediyi hakikatin dehşetini hayalle azaltarak zerk ediyor insan şuuruna. İnsanların kişisel tarihleri bir araya gelerek insanlık tarihini meydana getiriyorsa, bireyi koruyacak bağışıklık sisteminin insanlığın kurtuluşu için de geçerli olduğunu düşünmek mümkündür. Demek ki, ruhun da üzerine düşmüş yabancı gölgeleri kuşatıp onları etkisizleştirecek ya da yok edecek bir bağışıklık sistemine ihtiyacı var! Bana göre son yıllarda klasik manada şiir tadı aldığımız birçok şiir var “Kuduz Aşısı”nın içinde. Tek tek saymak yerine şunu sormalıyım diye düşünüyorum. Bu şiirler sizde nasıl oluşuyor. İmgelerin birbiri ile bağı okur açısından oldukça kapalı kalıyor. Bir anahtar var mı?.. Ya da böyle bir soruya müsaade yok mu?. Anahtarı saklamadım. Üstelik şiirlerin üzerine koydum. Kuduz aşısındaki şiirlerin isimleri o şiirlerin anahtarlarıdır aynı zamanda. Şiirin oluşumunda başat bir rol üstlenen bu sözcüklerin, o şiirlerin tahlilinde anahtar görevi yapabileceklerini söyleyebilirim. Fakat şunu da söylemek durumundayım ki şiirin ana kapısından girilse bile okuru bekleyen başka kapılar var. Bir evin dış kapısı ve odalarının kapıları gibi. Bu kapılardan bazıları açık, bazıları aralık, bazıları kapalı, bazıları ise kilitli... Çağrışım ve algı zenginliğine göre okurlar bu şiirlerden farklı tatlar alacaktır. Aslında şiirimi anlatmak gibi bir derdim yok. Şiirin böyle bir derdi yok aslında. Zaten dikkatli bir bakış imgeler arasındaki gizli teyelleri keşfedebilir. Çağrışımların daldan dala atlayıp bir orman yangını gibi şiiri nasıl kuşattığını dehşetle seyreder. Şiiri sarhoşlukla akıl arasında aradığımı söylemiştim. İmgeler arasındaki bağlara, aklın ve esrikliğin şiirimde nasıl bir denge oluşturduğunu anlatarak açıklık getirmek isterim. Mesela, “Pencere Sen Aç Beni” şiiri mimari öğeler üzerine kurulmuş bir şiirdir. “Asma taşıyıcılar”, “çok eğrili kabuklar”, “ağlar”, “kemerler”, “perdeler”, “katlanmış plaklar”, “makaslar” bir binada ağırlığı taşıyan öğelerdir. Şair bu öğeleri kullandıktan sonra “Ne ağır gökyüzü!” diyor. Öte yandan bu kelimelerin çağrışımlarından faydalanarak yangını başka alanlara sıçratıyor. Mesela bu inşaat terimleri okurun zihninde bambaşka resimler çiziyor. “Asma taşıyıcılar” belki de üzüm taşıyan kadınları, “çok eğrili kabuklar” deniz kabuklarını, “ağlar” balık ağlarını, “kemerler” belleri, “katlanmış plaklar”, kırık plakları, “makaslar”, bildiğimiz terzi makaslarını çağrıştırıyor. Böylece şiir içinde şiir oluşuyor. Tabiî her şiirime uygulanacak bir şablon değil bu. Şiirin şablonlarla işi yoktur. Daha fazlasını söylemek istemiyorum. Kuduz Aşısı'nın ilk bölümü –vınlayan ok- : “kim dinliyorsa sırtımı kabzalara değiyor kulağı / Hiç duymadığı sesler duyuyor/ yüzünden belli/yüzünden belli anlamadığı” ile başlıyor. Son kısım ise -ve kıpır kıpır- : “ sonları kaldırıyorum her şey sürecek/ mi yoksa geldi mi şiirin sonu / Selamlayın melekleri yerlere kadar / kahrın galasıdır bu !” dizeleriyle son buluyor. Sizin açınızdan nedir kahrın galası? Sanırım gene şiir alanına biraz müdahale oldu bu... Nefesinizi stetoskopla değil çıplak kulakla dinleyenler sırtınızdaki kabzalarla irkiliyor ve duydukları seslere bir anlam veremiyorlarsa “son”un olmadığına, her şeyin süreceğine de bir anlam veremeyeceklerdir. Kahrın galasına gelince, susmama izin verin. Sorularınıza teşekkür ederken melekleri yeniden selamlıyorum. MERDİVENŞİİR MAYIS-AĞUSTOS 2007 Sayı 13-14 |
||
|
Röportajı Yapan: Nuriye Akman Yangın Merdiveni'nin yazarı Ural'a göre; okur, kırmızı pelerini göstermeseydi boğa boynuzunu uzatmayacaktı. Bugünlerde hangi dala el atsanız kırılıyorsa, bütün kavramlarınızın içi boşaldıysa, canınız sıkılıyor ve kaçmak istiyorsanız, kaçışınıza hiç değilse bir kitabın sıcaklığı eşlik etsin istiyorsanız, kısa, vurucu, uçuk, sarsıcı hikayeler seviyorsanız, gerçeğin öte yakasına geçmeye hazırsanız, Ali Ural'ın Şule yayınlarından çıkan Yangın Merdiveni'ne koşabilirsiniz. ¦ Bir gün kaçmak istiyordum. Neyden ve nereye; bilmiyordum. Bir rafta, hangisiydi unuttum, Yangın Merdiveni'ni gördüm. Kül olmadan ineyim şu merdivenden dedim. Kitap bitti. İnmeye çalışırken, basamakları çıktığımı gördüm. Aldattınız beni. Selamete çıkacakken, yangınların ortasına ittiniz. Hayat da böyle değil midir? Su, dondurucu buza, sürükleyici sele ya da yakıcı buhara dönüşmez mi? Kaçmak her zaman kurtuluş olmayabilir. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bir dünyanın öyküleri, can yakıyorlarsa sahiciler demektir. Galiba yazar biraz da hırpalamak istiyor okurunu. İğnelerini sinir uçlarına batırıyor ki, alışkanlıkların uyuşturduğu duyuları harekete geçsin. Tanpınar'ın Huzur romanında şöyle bir cümle geçiyor. Hakikatte bir şafak diye baktığın şey, bir yangındır. ¦ Onun için mi öykülerinize “Kaçış hikayeleri” diyorsunuz? Kaçık hikayeleri, çünkü kaçıyoruz sürekli. Okumayı öğrenirken ilk karşılaştığımız cümlelerden biri, “Ali koş”tur. Sonra “Nasılsın?” sorusuna “Koşturuyorum” diye cevap verilir. Kaçabilmek için çoğu zaman koşmak gerekiyor ama her zaman koşarak kaçılmıyor. ¦ Ya nasıl kaçılıyor? İnsan konuşarak ya da susarak görerek ya da görmezlikten gelerek, gülerek ya da ağlayarak, uyuyarak ya da uyutarak kaçabilir. ¦ Siz nelerden kaçıyorsunuz? Eğer kimlerden ve nelerden kaçtığımızı ciddi bir şekilde düşünebilseydik, elimizde uzun listeler oluşurdu. Hem kaçıp, hem yerimizde duruyoruz galiba. Yani kaçtığımızın farkında değiliz ya da itiraf etmek istemiyoruz. Elde ettikleriyle elde edemedikleri arasında sıkışıp kalan insan, farkında olsun ya da olmasın bir yerlere kaçıyor. Kimi işyerine, kimi evine, kimi sevgilisine. Sorumluluktan, alışmaktan, düşünmekten, hayattan… Belki ben de hikayelerime kaçıyorum. ¦ Ben size nelerden kaçıyorsunuz diye sordum, siz nereye kaçtığınızı söylediniz. Doğru. Bu da bir kaçış işte. ¦ Yangın Merdiveni'niz bir film fragmanı gibi. “Basamakları inerken, bütün sonlara hazır olun!” uyarısıyla başlıyor. Hangi sonlara? Yangından acil çıkış yapacağınızı sandığınız merdivenin aslında sizi yangının tam da göbeğine götürdüğünü söylememiş miydiniz? Karşıdan karşıya geçirmek istediği körün elini, caddenin tam da ortasında bırakıp kaybolan biri yanıbaşımızda gazetesini okuyor olamaz mı? Lezzetli mantarların hangi cinayetleri planladığını kim kestirebilir. Usturasıyla ağır ağır sakalınızı alan berberinizin, az sonra boğazınızı kesmeyeceğinden nasıl emin olabilirsiniz? Hangi sonlara mı? Bütün sonlara! ¦ Bakın öykülerinizdeki gibi germeye başladınız. Nasıl bir son planlıyorsunuz? Hem bütün sonlara hazır olun diye uyarıp, hem de öykülerin sonunda okurun canını yakmak biraz ayıp olmuyor mu? İşlevlerini yerine getiremeyecek kadar tahrip olmuş bir sinir sistemi, insan için büyük bir tehlikedir. Acı duymamak, ancak hastalar için bir kazanç sayılabilir. Çıkarlarının zarar görmesi dışında hiçbir şeyin canını yakmadığı duyarsız insanlara dönüştük. Acı duymamak insanın aleyhine olmamalı. Hissetmeyerek sorumluluktan kurtulmuş olmazsınız. Boğanın mı, matadorun mu daha tehlikeli olduğunu ayırt etmemizi engelleyecek bir sinir sistemi iflas etmiş demektir. ¦ Kitabınızda yer alan 25 hikayeden bazılarının isimleri şöyle: Barkod, Kontör, Sanal Bebek, Nöbetçi Eczane, Radyo, Yirminci Kat, Dublör, Ambülans, Orkestra… Kent yaşamından parçalar alıp biyopsiye mi gönderiyorsunuz? Belki de… Her öykücü yaşadığı çağın sağlıksız dokusunu kurcalayıp gelecek zamanlara o çağın izlerini taşır. Aslında çılgınlaşan insan hayatının hikayeleri bunlar. Hipermarketlerde nefes nefese koşarken kendinin metaya dönüştüğünü unutan, bu nedenle alışveriş arabası dolsa da hiçbir şey alamadan evine döndüğünü hisseden, telefon ya da bilet kontörleri tükenince susan ya da duraklarda kalan, yani yaşam kredisini sorumsuzca tüketen, ilaç aramak için nöbetçi eczaneleri dolaşan ama elindeki reçetede hiçbir şey yazmadığını göremeyen, çoğunlukla ilacın aslına değil, muadiline razı olan, gökdelenlerde yirmi kat çıktıktan sonra ansızın birinci katta olduğunu farkeden, varması gereken yere tam ulaştım dediği anda tekrar en başa döndüğünü farkeden, matruşkalara taş çıkartacak bir iç içelikle dublörleriyle beraber yaşayan insanların, yani bizim hikayelerimiz… ¦ Bu son tanımınız çok yorucu. Bu ülkede hakikaten yaşam insanlarda kimlik bölünmesi yaratıyor. Hepimizin içinde kendi dublörlerimiz oluşuyor. Hayatta kalabilmek için matruşkalarımız oluyor. Her bir işimizi bölünmüş hallerimizle yürütüyoruz. Demek bu his yüzünden siz bu hikayelerde kahraman isimleri koymadınız. Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma gibi… Bunun iki nedeni var. Birincisi okuru, hikayenin doğrudan içine çekip, hikayenin gizli kahramanı yapmak. İsimlerin çağrışımlarını aradan çıkartıp, okurla hikayeyi aynı teknede yoğurmak. İkincisi çok klişe bir tanımlamayla, “Globalleşen bir dünyanın” insanlarıyız biz. Kimliklerimizde o kadar tahrifat yapılmış ki isimlerimiz okunmuyor. ¦ Farklılıkların törpülenmesinin, insanları birbirine yaklaştıracağını düşünenlere karşı yanıt gibi kitabınız… Tabii dengeyi sağlayan farklılıklardır. Yüzleri silinmiş insanlar birbirlerine ne anlatacaklar? Farklılık, birinin eksik bıraktığı yeri diğerinin doldurmasıdır. Bu yüzden daireler dişliler haline geldiğinde birbirlerini döndürürler. ¦ Hikayelerinizde yer isimleri ve tarihler de yok? Tarihleri okur atsın. Yerlere gelince, bu hikayeler dünyada geçiyor. İstiyorum ki yalnız kendi ülkemin insanlarına değil, dünyanın neresinde olursa olsun, aynı tünelden geçenlere de ulaşsın. ¦ Özetle okura çok fazla yükleniyorsunuz… Okurumla el ele yürüdüğümü söylemiştim. Bazen yankı, asıl sesten daha etkilidir. ¦ Kitabın arka kapağında “Yangından arta kalanlara korkmadan bakabilenler için..” yazıyor. Demek, kalbi sağlam okurlar arıyorsunuz. Belki kendi kaçışınız için suç ortağı lazım size… Evet, bu gerilime dayanacak kalbi sağlam okurlar arıyorum… Suç ortağı… Okurumla aynı kelepçenin iki ucunda olmak… Evet bunu istiyorum zaten… ¦ Kitabın arka kapağında yangından neler arta kalıyor? Benim için öyküler… Ya sizin için? 21 OCAK 2001 SABAH GAZETESİ |
||
| SINIRIN OLDUĞU YERDE ŞİİR OLMAZ! SINIRIN OLDUĞU YERDE ŞİİR OLMAZ! VAHŞİ ATTIR ŞİİR SÜTÇÜ BEYGİRİ DEĞİL! 1. Sekiz yılın ardından okurla yeni bir şiir kitabında buluşmanız şiirimiz adına çok sevindirici. Tebrik ederek söze başlamak istiyoruz. Kuduz Aşısı bir şiir kitabı için çarpıcı bir isim ve kitapta bu isimde bir şiir bulunmuyor. Ancak kitaptaki Hidrofobi, Köpek Dili gibi şiirleri bu isimle ilişkilendirebilmek mümkün. Ana tema olarak kuduzu seçmenizin nedeni nedir? c) Kuduzun iki tarafı var: Isıran ve ısırılan. Bir tarafı hayvan, diğer tarafı insan olan bu ölümcül iletişimde dişler aracılık ediyor. Özneler yerlerinde durduğu takdirde her şey “doğal”. Fakat ne zaman özneler yerlerini terk ediyor, işte o zaman artı değer kazanıyor bu korkunç iletişim. Gazetecilik okullarının klişe öğretisiyle bir köpeğin bir insanı ısırması değil, bir insanın bir köpeği ısırmasıyken “haber”, şair imgeleminde dişler hiç umulmadık yerlerde boy göstererek “şiir”e dönüşüyor. Karanlığın içerisinde yalnız köpeklerin değil, insanların da dişlerinin parladığını gören şair, bir adım daha atarak denizlerin, ırmakların ve dağların dişlerini fark ediyor. Hoca, salınan köpekler ve bağlanan taşlardan şikayet ederken, şair taşların serbest kaldığını, ancak dişlerini köpeklere değil, insanlara geçirdiğini görüyor dehşetle. Öte yandan köpek sürüleri sadece dünya haritası üzerinde nehirler gibi akmıyor, bir anatomi kitabının içine sızıp insanın görünmeyen haritasında, kine, kıskançlığa, yalana, aşka, şehvete ve kibre dönüşüyorlar. Dişler bu imgelemde yalnız çirkinin değil güzelin de temsilcisi. Aslında yalnız sözünü ettiğiniz şiirlerde değil, kitabın tamamında bu izleri sürmeniz mümkün. Kuduz Aşısı, her biri diğerinden bağımsız şiirlerden oluşmasına rağmen, kuduzun belirtilerini imgelem âlemine farklı renklerle taşıyor. Zira modern hayatın göstergeleri kuduzu işaret edip duruyor hep; huzursuzluk, hırçınlık, tedirginlik ilk belirtileridir kuduzun. Ruhsal çöküntü ve felç daha sonraki belirtileri… Duyu bozuklukları, nefes darlığı, çırpınma nöbetleri ve nihayet su korkusu yani hidrofobi! Yüce Allah, “Biz her şeyi sudan yarattık!” derken, insanın sudan korkması ne müthiş! İşte bu paradokstan doğuyor “Kuduz Aşısı” 2. Şairin görevi yalnızca yazıp çizmek değil elbet. Bazen yazılıp çizilen yanlış şeylerin silinmesi gerekiyor. Bu da yine şaire düşüyor muhakkak. Siz de ‘ben siliyorum çizmişler her şeyi' diyorsunuz. Bu dizeyi biz şiir olmayan metinlerin salgın hastalık gibi dolaştığı bir şiir ortamında şairin çare arayışı olarak yorumlayabilir miyiz? c) Mısraya farklı bir bağlamda yeni bir imgesel değer yüklerken bana bir ressamı hatırlattınız: Sir Peter Lely. Bu ressam sanat değeri olmadığına inandığı resimlerden vebadan kaçar gibi kaçarmış. Kötü resimlere bakmamaya çalışırmış. Böyle bir resme baktığında fırçasının ondan az da olsa etkileneceğini, yapacağı resimlere bu bakıştan bir şeyler yansıyacağını düşünürmüş. Silmek, bu açıdan “görmemek” olarak yorumlanabilir. Kalpazanlığı devletler bile engelleyemiyor. Reddetmeyi bilmedikçe sahte olan tedavülde kalacaktır. Aslında sanat bir bakımdan kabul ve reddir. Eksik ya da sahte olanı kabul edenler, aldanmış olmamak için başkalarını aldatmaya çalışırlar. 3. Körün Parmak Uçları'ndaki ben'le Kuduz Aşısı'ndaki ben'de farklılıklar var. Valizini hazırlamak için yardım isteyen ben gidiyor, yerini bulmuş ve şarkı söylemek için ne müthiş yer diyen ben geliyor. Bu öznenin iki kitap arasında yaşadığı değişikliği anlatır mısınız? c) Farklılıkları ortaya koyabilmek benzerliklerden yola çıkmayı gerektirir. Bu yüzden öncelikle Körün Parmak Uçları ve Kuduz Aşısı'ndaki “ben”in ortak taraflarını görmeliyiz. Bu ise her iki kitapta da “ben”in çoğunlukla “o” ve “sen” şeklinde ifade edilmiş olmasıdır. Bu noktada “Ben”e dışardan bakışın açıyı genişlettiğini söyleyebiliriz. Bir edebiyat sohbetinin ardından Oscar Wilde'ın Andre Gide'i uğurlarken sarf ettiği “ Bundan böyle bir daha asla ‘ben' demeyiniz. Sanatta birinci şahıs yoktur,” cümlesiyle karşılaştığımda bağlamı ne olursa olsun, bu cümlede kendime ait bir şeyler bulmuştum. Gelelim “Valizimi hazırlamama yardım et!” diyen ‘ben'le “Şarkı söylemek için ne müthiş yer!”diyen benlerin farkına; ilk ‘ben' nadir birinci şahıslardan. Belki de Valiz şiirindeki ölüm teması ‘ben' demeyi kolaylaştırmıştır. Dünyadaki ‘ben'inden sıyrılmak isteyen ‘ben' olsa olsa valizini hazırlamaya bile takati kalmayan, yardım isteyen bir ‘ben'dir. İkinci ‘ben'de her şeye rağmen hayata tutunmuş bir özne var. Şarkı söylemek için, facialar ve ölümlerle özdeşleşen bir hemzemin geçidi seçen şair, tünelden bir köpek sıçramadan, yani hemzemin geçitte yeni bir facia yaşanmadan şarkı söylüyor ve kâinat da bu şarkıya eşlik ediyor. Dahası şair ‘buyrun beraber söyleyelim, haydi hep beraber'diyerek herkesi bu şarkıya, yani hayata katılmaya, hayata olan inançlarını tazelemeye davet ederek yaşam karşısında bir nevi tecdid-i iman yapıyor. 4. Söyleşilerinizin birinde yoğunluğunu ilk bakışta hissettirmeyen, derinliğini ancak içine girenlere gösteren bir şiirden, çağrışımların girift bir örgüyle birbirine bağlanarak imgesel yoğunluğa yeni bir hüviyet kazandıran bir şiire geçtiğinizi ifade ediyorsunuz. Oluşturduğunuz bu yeni dokuda sizi imgesel yoğunlukta değişiklikler yapmaya iten etkenler nelerdi? c) Şiir bir mühendislik ürünü olsaydı bu sorunun cevabını vermek gayet kolay olacak, şair-mühendis planlarını masaya yayıp şiirinde yaptığı değişiklikleri bütün detaylarıyla gözler önüne serecekti. Oysa şiirin oluşumu çalışmanın yanı sıra şairin kendinin de bilmediği pek çok giz ve etkeni barındırır. Körün Parmak Uçları ve Kuduz Aşısı'nı aynı şairin yazdığını söylemek doğru olduğu kadar yanlıştır da. Hayatın ve zamanın insan üzerinde yaptığı değişiklikler sadece muhtevayı değil ritmi de etkiliyor. Araplar “Her kap içindekini dışarı sızdırır,”derler. Testi aynı olsa da şerbet muhtelif. Ancak kitap tamamlandıktan sonra ben de bir yabancı gibi mısralar arasında dolaştığımda çağrışımların girift örgüsünü fark ettim. İmgesel yoğunluğa yeni bir hüviyet kazandırdığına inandığım bu yapının, sisini açığa vuran, açmaya değil örtmeye çalışan bir havası var. 5. İlhan Berk, Valery'nin, iş birinci mısrayı bulmak, arkası gelir sözünü ‘dili bulmak' olarak anladığını ifade ediyor. Yani her şiir ayrı bir dil. Aksi taktirde bütün şiirler ilk yazılanın tekrarı oluyor. Ece Ayhan ise bu dilin şiir ortaya çıktıktan sonra ancak belirebileceğini dile getiriyor. Ona göre bu dil şairin dışında gelişiyor. Sizin de her şiirinizde farklı bir ses duyabilmek mümkün. Bu farklı dilleri oluştururken göz önünde tuttuğunuz esaslardan bahseder misiniz? c) Ben Valery'nin “ilk mısra”yla anlatmak istediği şeyi şiirin mayası olarak anlıyorum. “İlk”in sıralamayı gösteren sayısal bir değer olmaktan çok bir yerinden şiirin çekim alanına dahil olmayı ifade ettiğini düşünüyorum. Bu başlangıçta veya sonda olabilir. Ya da şiir içinde herhangi bir noktada. Bırakın mısrayı şiirin ismi dahi harekete geçiren güç olabilir. Burada ele geçen bir dilden ziyade ele avuca sığmayan bir cevherden söz etmek gerekiyor belki de. Şairin dışında cereyan ettiğine benim de inandığım sırlar var şiirde. Ancak ilk mısrayla şiirin dilini bulduğunu söylemeyi “iyimserlik”, şiirin dilinin tamamen şairin dışında oluştuğunu söylemeyi ise “kötümserlik” olarak niteliyor, dengenin bu ikisi arasında bir yerlerde aranmasını doğru buluyorum. Esrik de olsa, kimi zaman nereye gittiğini kendi de bilmese şair dümeni terk etmemelidir. Bazen bir ritm atar onu denize bazen bir kelime. Çağrışımların eli şairi adrese teslim edebileceği gibi oradan oraya sürükleyebilir de. Aklın fenerini tamamen söndürmemek kaydıyla esrikliğin akıntısına kendini bırakabilir şair. Dilin kendi mecrasında yol almasına izin verir. 6. Hüseyin Cöntürk T. Uyar incelemesinde klişeleşmiş dünyalardan bahsediyor. Ona göre bu dünyalar bir şairin şiirinde yer alıyorsa daha çok okunma ve sevilme ihtimali artıyor fakat kolay okuyucu bulma avantasına karşılık, klişe bir şiirin iyi bir şiir olması ihtimali gittikçe azalıyor. Cöntürk en az klişe olmaya aday dünyaları ise ‘özel dünyalar' ve ‘metafizik dünyalar' olarak ifade ediyor. Bu durumda da şair, okuyucusuz kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Buradan yola çıkarsak, sizin şiirlerinizin sudan korkan denizlerden, yıldızlarını tekmeleyen göklerden, sarhoş karabataklardan oluşmuş özel bir dünya barındırdığını görüyoruz. Bir şair kurduğu dünyayı hangi sınırlarda tutmalı ki okuyucu bu dünyaya girebilsin? c) Sınırın olduğu yerde şiir olmaz. Vahşi attır şiir sütçü beygiri değil. Üzerinden okuyucuyu atmış ne gam! Alışkanlıklarını üzerinden atabilseydi okur, dizgini olmasa da bu vahşi atın boynuna sarılıp yeni mesafeler kat edecek, yeni beldeler görecekti. Halbuki o köyünden dışarı çıkmak istemiyor. Belagat adına işlenen cinayetleri seyretmekten zevk alıyor. Halbuki edebiyat belagati öldürmekle başlar, eski klişeleri eritip madeninden yeni klişeler dökmekle değil. Mevlana “Yeni bir şey söylemek lazım” diyeli yüzyıllar geçmiş, bakalım teşbih kumbarasından çıkan bozuklukları hazine sanan okur ne zaman “Yeni bir şey okumak lazım”diyecek. 7. Körün Parmak Uçları'na baktığımızda daha çok insan olmayan varlıklar göze çarpıyor. fresk, kirpi, elek, ipek böceği, on numaralı şamandıranın üstündeki kuşlar... Kuduz Aşısı'ndaysa daha çok insana ve onun hallerine yöneliyorsunuz. veznedarlar, garsonlar, kadınlar, diktatörler ve çocuklar... c) İnsanın olmadığı neresi var, her şey insan içinken! İnsan Mars'a gidememişse oraya gölgesini düşürmüştür. Fresk, kirpi, elek ve ipekböceği de insandan başka bir şey değil. Hadi size bir itirafta bulunayım, Bombiks Mori şairin kendisidir. Doğrusu ilk kitapta sembollerle giydirilen insanın ikinci kitapta yalın haliyle ortaya çıkıp sembollere dönüştüğünü söyleyerek bir köprü kurabilirim, bu farklılığın üstüne. 8. Dize işçiliğinin önem kazanmasıyla birlikte modern şiirde ilham kavramını şiire çalışmak karşılıyor gibi bir durum söz konusu. Ali Ural şiirinde ilham ve şiire çalışmanın sınırlarını nasıl çiziyor? c) Önce ilhamı oturtalım sanık sandalyesine, çünkü çok şairin kanına girmiştir. Şiire can verdiği gibi şiirin canını almıştır. Şair kapısını her çalanı evine buyur etmezken her ilhamı dost sanıp imgelem dünyasına dahil etmiştir. Oysa etkiye açık olmak kadar etkiye kapalı olmak da bir değerdir şair için ve her gülümseyenin peşine düşmek onu sadece küçültür. Aradığı güzelin kapısını çalanlar arasında olduğundan şüphe etmeli, hatta kapısının çalınmasını beklemeyip, o güzelin kapısını bizzat kendisi çalmalıdır. İlham beklenen değil aranan olmalı. Ancak bu takdirde şair yere dökülenlere değil en üst daldakilere talip olur. Çalışmaya gelince; o da en az ilham kadar gerekli ve en az ilham kadar suçlu! Gerekli, çünkü “insana çalıştığından başkası yoktur.”Suçlu, çünkü bazen eser çalışmayla bozulur. Toprağa atılan bir çizik bile peygamber selamını hak ediyorsa, kağıt üzerindeki temrinlerin hakiki şairi şiire götüreceğinden kuşku yoktur. Ancak her çalışma kazanç demek değildir. Çalışma da ilham da hakiki şairlerin işine yarar, şiir mühendislerinin değil! 9. Sizi az sayıda şiir yayımlayan bir şair olarak biliyoruz. Yazdığınız birçok şiir titizlik eleğinize takılıyor olmalı... c) Hegel güzel sanatları tasnif ederken onları maddeyle olan ilişkilerine göre ele alıp değerlendirir. Ona göre bir sanat maddeyle ilişkisini azalttığı nispette değer kazanır. Buradan hareketle mimaride düşüncenin, kullandığı maddeyi tam bir itaate sevk edemediğini ve maddenin asi kaldığını ifade eder. Heykeltıraşın ise bir adım daha ileri giderek kaba maddeyi değişime uğratıp ona ruh vermeye çalıştığını ancak ruhu yansıtmakta acze düştüğünü söyler. Resmin kullandığı madde ise mimari ve heykeltıraşlığa göre daha da azalmış, üç boyutlu cisim hayatın bir anını tesbit eden bir yüzeye dönüşmüştür. Fakat yine de resim madde ve mekana bağlı kalır. Müziğe gelince, Hegel'e göre sanat maddeden kurtulmuş, insan ruhunda en samimi olanı, his ve onun sonsuz nüanslarını ifade etmeye başlamıştır. Ancak müzik de ona göre eksik bir sanattır. Hegel, mükemmel sanatın inhisarcı hiçbir tarafı olmaması gerektiğini söyleyerek nihayet bütün sanatların üzerine Küllî sanat dediği şiiri koyar. O bütün zıtların terkibi, musikinin hoşlandığı âlemle objektif sanat âleminin ahenkli bileşimidir. Hegel'in diliyle “ O, ilâhî ile insanînin birleştiği sanatların sanatı şiirdir.” Siz bana çok şiir yazmamamın nedenini soruyorsunuz ben size nelerden söz ediyorum değil mi! Bollaşan her şey ucuzlar. Yahya Kemal kendi semtleri için de şiir yazmasını isteyenlere, “Şiir pek nadir bir şeydir.” diye cevap vermiş. Ahmet Haşim de biliyorsunuz az sayıda şiiriyle Türk şiirinin irtifasını yükseltmiştir. Aslolan ortaya konan edebi metinlerin hakikati, onların “Küllî sanat” tanımını hak edip etmedikleridir. 10. Kitabınızın son şiiri olan Gala nın son bölümündeki sonları kaldırıyorum her şey sürecek/ mi yoksa geldi mi şiirin sonu sözleri şiirin bitmesine şairin bile şaşırdığını gösteriyor. Buradan da anlaşılıyor ki şiirin başlayıp bitmesi şairin dışında gelişen bir olay. Şair şiirine ne kadar hakim? c) Şairin susması şiirin bittiğini göstermez. Söylenemeyen, şair sustuğunda şiiri sürdürür ve hakiki okurun imgelemiyle birleşerek boşlukları yeni bir büyüyle doldurmaya devam eder. Büyücü büyüsüne ne kadar hakim! Kim bilebilir! Şairin bilmesi gereken kelimelerin bir sahibi olduğudur. Kelimelerin sahibi kimse mısraların sahibi de O'dur. İşte sanatta birinci şahsın ortadan kalkması! Şair bu hakikati gözden kaçırırsa ömrü boyunca kendi piramidine taş taşır durur. Onu kölelikten kurtaracak olan “her şeyin sürdüğü” sonsuzluğa boyun eğmektir. 11. Kuduz Aşısı ile Resimde Görünmeyen'i eş zamanlı yayımladınız. Ve sadece şiirlerinizle değil, deneme ve öykülerinizle de bilinen bir şairsiniz. Şiirinizin bu edebi türlerle uyumunu ya da dengesini nasıl kuruyorsunuz? c) “Valiz” şiiri “en üste koy şiirlerimi” mısrasıyla noktalanıyor. Ebediyete yolculuk yapmaya hazırlanan şair valizini kapatmadan önce şiirini koyuyor her şeyin üstüne. Bu “her şey”in içinde hikaye ve deneme de var. Bunlar bir şairin hikaye ve denemeleridir. İleride birileri çıkıp bunların da şiir olduğunu, ya da şiirin zaman zaman bu metinlerde dizginleri tamamen eline aldığını söyleyebilir. Aslında şiir bütün sanatların gizli öznesidir. Dozu iyi ayarlanmak kaydıyla hikayede, romanda ya da denemede yoğunluğu ve hızı belirleyen bir iksir olarak kullanılabilir. 12. Son dönem şiirimizde önemli boşlukları doldurmuş Merdiven çalışmalarınızdan bahsetmek istiyoruz biraz da. Öncesinde günümüz şairlerinin önemli bir kısmının ilk imzalarını attığı Merdiven Sanat ve sonrasında aynı çalışmaları daha kapsamlı biçimde Celâl Fedai ile birlikte sürdürdüğünüz Merdivenşiir. Özellikle Merdivenşiir günümüz şiir çevrelerince dikkatle izleniyor. Bu çerçevede sormak istiyoruz; Merdivenşiir'i bu kadar dikkat çekici yapan nedir? c) Merdiven Sanat'ı biliyorsunuz bundan on yıl önce yayınlamıştım. 24 sayı devam eden bu dergi başta şiir ve öykü olmak üzere sanatın pek çok alanıyla ilgileniyordu. Resim, fotoğraf, sinema, tiyatro, müzik… Doğrusu hem muhtevası hem de estetik görünümüyle hâlâ özleniyor. Vefalı bir bakış genç imzaların kendi alanlarında ilk adımlarını bu merdivende attıklarını ve yükseldiklerini görebilir. Doğrusu dergiye Merdiven ismini verirken kalbimdeki mânâ da buydu. Merdivenşiir'e gelince, orada bambaşka bir serüven var! Zira her şeyden önce yalnız şiire odaklanıyor. Küllî sanata hasrediyor sayfalarını. Üstelik bir de yol arkadaşım var ki, yalnız gerçek bir dost değil, aynı zamanda gerçek bir sanatçı. Böylece farklı deneyim ve birikimler yeni bir formda harmanlanıyor. Merdivenşiir'in yalnız muhtevası ve estetik formuyla değil, duruşuyla da Türk edebiyatında kalıcı bir yer edindiğini düşünüyorum. Seçiciliğin bir edebiyat dergisi için ne kadar önemli olduğunu, samimiyetin bizatihi bir güç olduğunu gösterdiğini de. Türk edebiyatını bir bütün olarak kavrayışı ve önyargılarla malul olan edebiyat zemininde yalnız “nitelik”i ölçü alışı Merdivenşiir'i dikkat çekici yapıyor. Hece Dergisi-Şubat 2007 |
||
Dursun Kabaktepe'nin Röportajı Yazar Ali Ural: "Bütün sözlükler tek kelimedir." Yazar ve şair Ali Ural, “Bir kelime olmasaydı, hiçbir kelime olmayacaktı. Bir kelimeyi anlayabilsek, bütün kelimeleri anlayabilecektik.” diyerek çıktığı yolda insanlığın ihtiyacı olan " Tek Kelimelik Sözlük"ü yazdı. Denemesine, “Her şey vardı, hiçbir şeyin adı yoktu. Kelimelerini arıyordu kâinat, sesini.” cümlesiyle başlayan Yazar Ural, bizi insanlık tarihinin başlangıcına götürerek Allah (c.c.)'nün ilk insan ve peygamberimiz olan Hz. Âdem'e kelimeleri nasıl öğrettiğini hatırlatıyor: “Kaplasın melekler semayı, beşeri emsin toprak, Âdem'den başka insan kalmasın. Ve isimleri öğretsin Allah ona: Hava, su, ateş, toprak ve ne varsa içlerinde. Mushaf çıkarılsın mahfazasından. Melekleri kıskandıran kelimeleriyle insan: Âdem'e isimlerin tümünü öğretti, sonra onları meleklere sunup: ‘Haydi, doğru iseniz onların isimlerini bana söyleyin.' dedi. Dediler ki: ‘Sen yücesin (ya Rab); bizim senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hâkimsin. (Her şeyin içyüzünü bilen, her şeyi yerli yerince yapansın). (Bakara, 31–32)” Ali Ural, ad, adalet, aşk, cömertlik, gıybet, güzellik, hayal, imtihan, kibir, lanet, makam, para, sır, tövbe, uyku, yalan, zafer vb. gibi elli kelimeyi tek bir kelime ışında okuyucusuna anlatarak bizi düşünmeye davet ediyor: “Her şeyin adı var şimdi fakat hiçbir şey yok ortada. Olmadığımız kişi olduğumuzu söylüyor herkes.” “Biz, o kelimeler miyiz?” Biz de Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı ve Zaman gazetesi köşe yazarı Ali Ural'la Şule Yayınları'ndan çıkan “Tek Kelimelik Sözlük” isimli deneme kitabını, neleri anlatmayı amaçladığını, Mevlana ile ilgili kitap düşüncesini ve yazar olmak isteyenlerin neler yapması gerektiğini konuştuk. BÜTÜN SÖZLÜKLER TEK KELİMELİDİR Neden Tek Kelimelik Sözlük? Bir bütün sayıların kalbidir. Biri anlayan bütün sayıları anlar. Bütün kapıları aynı anahtar açıyorsa binlerce anahtar suya düşmüştür. Bütün pencereler aynı göğe açılıyorsa binlerce pencere göğe çıkmıştır. Bütün kelimelerin yolu tek bir kelimeyle kesişiyorsa, bütün sözlükler tek kelimelidir. Bu kitap nasıl okunmalı? Bu kitap okunmamalı, bu kitap düşünülmeli. Okuma, düşünmeyle yan yana yürümüyorsa okuma! Dingin zamanlarda okunmalı Tek Kelimelik Sözlük, uyumadan önce değil. Okumaktan amaç uyanmaktır, uyumak değil. Kurgu dikkatle takip edilmeli. Çağrışımlar dikkatle izlenmeli. Bir metnin şiir, hikâye ve deneme arasında nasıl bir saat sarkacı gibi gidip geldiği fark edilmeli. Bu kitabı okurken aynı sayfayı birden fazla okurken bulursanız kendinizi, işler yolunda demektir. “Her şey vardı ve hiçbir şeyin adı yoktu.” diyerek başlayıp kelimelerini arayan kâinatı anlattınız. Sonunda da “Her şeyin adı var şimdi fakat hiçbir şey yok ortada.” diyerek kaybettiğimiz değerleri sorguluyorsunuz. Bunu açıklar mısınız? DERDİM; İNSAN RUHUNA NÜFUS ETMEK A'dan Z'ye kadar, ad ile başlayıp, aşk, cömertlik, dua, gıybet, imtihan, korku, kibir, para, tevazu, tövbe, zafer vb. gibi kelimeleri anlatarak insanın içinde bulunduğu ruh hallerini tek bir kelimeyi esas alarak yazdınız. Bu ruh halleri nasıl anlaşılmalı? Kelimelerin etimolojik anlamlarını anlatırken Kur'an'dan ayetler, hadisler, İslam kültüründen örnekler ve dünya edebiyatının önemli isimlerinden alıntılar yaparak kurgulamışsınız. Bu yazın üslubu ile neyi amaçladınız? KENDİMİ HESABA ÇEKMEYE ÇALIŞIYORUM Denemelerinizde okurun önüne bir terazi koyup kendilerini tartma imkânı mı sunmak istediniz? Sözlük çalışması teknik bir çağrışıma sahip değil mi? Bir şairle yan yana düşünüldüğünde Ali Ural'ı böyle bir çalışmaya sevk eden ne oldu? Bir senedir kelimelerin kökenleri ve farklı anlamlarıyla yoğun bir şekilde uğraşıyorsunuz. Kelimelere baktığınız bu bakış açısıyla hayata ve insanlara da bakmayı öğrendiniz mi? Tek kelimelik sözlük sizi nereye götürdü? DENEME KİTAPLARIM GİZLİ ÖYKÜLER TAŞIR Yangın Merdiveni isimli öykü kitabınızda düşünmekten, hayattan, sorumluluktan ve alışkanlıklarından kaçan isimsiz ve mekânsız insanları yazdınız. Sonrasında size ne oldu da öykü yazmaktan kaçtınız? Bunu anlatır mısınız? Son üç kitabınız gazete yazılarınızın derlemesi. Ali Ural bize kaçmayı veya başka bir eylemi yapmayı ne zaman yeniden öğretecek? ‘AŞK'I ÖNYARGIYLA DEĞİL, SEVGİYLE OKUYACAĞIM Mevlana ile ilgili bir roman yazacağınızı söyleyerek tarih vermiştiniz iki yıl önce? Kitabınız ne zaman çıkacak? Kitabın kurgusu ve yazım üslubu hakkında biraz ipucu verebilir misiniz? Mevlana ile ilgili yazılan kitaplarda sizce nelere dikkat edilmeli? Elif Şafak'ın Aşk kitabı hakkında ne düşünüyorsunuz? Mevlana'nın romanını yazabilmek için nasıl bir çalışma yaptınız? O zaman bu konuyu son bir soru ile kapatalım. Mevlana'nın eserlerini okuyanlar olaylara onun penceresinden bakabiliyor mu? KİTAPLARIMI AYIRMAM YAKIŞIK ALMAZ ‘Ustalık eserim' diyerek ayrı bir yere koyduğunuz kitabınız var mı? Kitaplarınızda kullandığınız isimlerin çağrışımlarını birkaç cümlede kısaca anlatır mısınız? Körün Parmak Uçları (Şiir) Posta Kutusundaki Mızıka (Deneme) Yangın Merdiveni (Öykü) Makyaj yapan ölüler (Deneme) Resimde görünmeyen (Deneme) Kuduz Aşısı (Şiir) Güneşimin Önünden Çekil (Deneme) Satranç oynayan Derviş (Deneme) YAZAR OLMAK MI İSTİYORSUNUZ, YAZIN Aynı zamanda yazarlık dersleri veriyorsunuz. Genç yazar adaylarına ve kitap okumaktan hoşlananlara bu konular hakkında kısa bilgiler verir misiniz? Kitap nasıl okunmalı? Kitap alırken nelere dikkat etmeliyiz? Yazı yazarken nelere dikkat edilmeli? Yazmaya nereden başlamalıyız? ( www.moralhaber.net )
|
||
![]() |
|||||
|
Ana Sayfa ¦ Biyografi ¦ E - Kitap ¦ Etkinlikler ¦ Atölyeler ¦ Fotoğraflar ¦ Multimedya ¦ İletişim ¦ Röportajlar Şiir Üzerine ¦ Hakkında Yazılanlar ¦ Okurların Kaleminden ¦ Radyo |