. Ali URAL
     
     
.
.  
  - UFUK KESİŞMESİ
  - BİR ŞİİR NASIL UYANDIRILIR
  - VARSIN DÜNYA DÜŞÜNSÜN ŞİMDİ
  - YANGIN MERDİVENİ NEREYE ÇIKAR
  - ŞEYTANA KULAK ASMAYAN ŞAİR
  - KUDUZ AŞISI
  - "KOR HALİNDE ŞENLİK BEKLENTİSİ"
  - "HEMZEMİN GEÇİTTE TUHAF BİR ŞARKI"
  - GÜNÜMÜZ ORTAMINDA ŞAİRİN ÖDEVİ
  - GÜZELE BAKMA CESARETİ GÖSTEREN ŞİİR
  - TİNSELLİĞİN AZALDIĞI BİR DÜNYADA
  - ŞİİR DARLIĞINA KARŞI "KUDUZ AŞISI"
  - BULDUĞUNUZ İLK MARTIYI KALBİNE SÜRÜN
- TEK KELİMELİK SÖZLÜK
- TEK KELİMEYLE!
- SÖZLÜĞÜN SAYFALARI ÇOĞALIYOR
- KELEBEĞİN KOZASINDAN EJDERHA'NIN ...
-
   
     
         

 

UFUK KESİŞMESİ
( FURKAN ÇALIŞKAN )

“Yorumlama ufukların kesişmesidir, geçmişle bu­günün, yazarla okurun ufuklarının kesişmesi...” Gadamer

Toplum, köprülere ihtiyaç duyar. Gerçekliğini mu­hafaza etmesi, “büyük meşrulaştırma anlatıları”nın fasit bir daireye dönüşmemesi için bağlantılara ge­reksinimi vardır. Çünkü gerçek işlemselleşmiştir ve değişkenlere bağlıdır artık.

 
 

Bu simülatif süreçte, sanatsal birikim sahnenin hangi tarafında yer ala­cak? Oyuncu mu, suflör mü yoksa seyirci mi? Bu sorunun cevabı toplumların geleceği ile doğrudan alakalıdır. Bu noktada, bu çatallaşan yol ayrımında durup “hakikati bulmak” ile “hakikati üretmek” ara­sında bir tercih yapmak, yalnızca kişisel bir tercih­tir, ancak büyük resim bu tercihler ile tamamlanır. Köprü, iki yakanın, yani güncel ile birikimin arasın­da rasyonel bir öğe olabilir. Bunun yanı sıra, nega­tif bir sürecin unsuru olması da mümkündür. Yazı­mın akışı bu mümkünleri Şair Ali Ural'ın son kitabı Güneşimin Önünden Çekil'i (Şule yayınları) değer­lendirmek paralelinde devam edecektir. Matisse “Tam ve doğru olmak, doğruyu aktarmak değildir” demiş. Yani aktarım, tam ve doğru olmak gibi öğelerin yanında üçüncü bir etmendir. Bu nok­tada iç içe geçen iki durumdan bahsedebiliriz, ya­ni sanatçının yapıtı üzerinden aktarımı ve aydının yapıtı topluma aktarımı... Ali Ural da son kitabı ile birikimini biyografik denemeler ile aktarmaktadır. Güneşimin Önünden Çekil' de Ural parçalı biyogra­filer eşliğinde estetik bir otobiyografi yazmıştır aslında. Her yazarın kahramanları vardır ya da haya­letleri, bunlar tercihleri, yazarın seçtiği yoldaki işa­retleri, yani kısaca onun dünyasına ait simgeleri­dirler. Ali Ural kitabıyla hayaletlerini ete kemiğe bü­ründürüyor. Seçtiği sanatçılar ve fikir adamları or­tak kabule girmiş, haklarında kitapların ve tezlerin yazıldığı isimler, yani özgün bir söyleyişin, yeni keşiflerin yakalanmasının zor olduğu bir alan. Zaten kitabın başarısı da buradan ileri geliyor. Birikime yeni bir yorum yapmış Ural. Sanatçı geleceğe mecburdur, bu mecburiyetin gelecek kuşaklardaki tezahürlerini görüyoruz Ali Ural da. Heidegger nes­ne ve doğanın maddiliği ile tarihin ve toplumun an­lamsal birikimi arasındaki boşluktan bahseder, sa­nat eserinin bu boşluktan vücut bulduğunu söyler, Ural da şair kimliğinin neşet ettiği bu boşluğu somutlaştırmıştır denemelerinde. Hakikat metafizik yükün bir parçasından ibaret değildir, sanatsal biri­kimi değerlendirirken özellikle geçmiş başat done olarak seçilecek ise hakikate salt metafizik açıdan bakmak yerine, teorik bir kavrayış hem sanat ese­rinin serbestiyetini hem de estetik yönünü açığa çı­karması bakımından önemlidir.

Güneşimin Önünden Çekil' in farkı bir kitap olması­nın nedenini daha somut bir zemine taşımak için günümüz sanat anlayışının ve birikime bakışın üzerinde durmak gerekir. Baudrillard “sanki sanat da tarih gibi, kendi çöp kutularını karıştırarak atık­lar içinde kendi kurtuluş yolunu arar gibidir” der­ken, yazımın başında değindiğim bağlantı mesele­sinin modern çağdaki durumuna göndermede bu­lunuyor. Öznenin kaygı dolu yalnızlığı, Andy Warhol vari “everthing goes” (her şey gider) mantığı, pastiche, üslupsuzlaşan kinizm ortama hâkim iken, Ali Ural'ın kitabının misyonu hatırlatmak, nite­liğin ve geleceğe yazgılı olmanın ne demek oldu­ğunu göstermektir. Bilincin krize uğradığı, sanatçı­nın orijini bulmakta zorlandığı ve sonrasında ne yapacağının rastlantılara kaldığı bir tür ara dönem söz konusu. Buradaki rastlantıyı yüceltmekle bir sonuca varamayız, yani Oktay Rıfat'ın “rastlantı bizden akıllıdır” demesi gibi bir şey değil, öte yan­dan sanatçının ve fikir adamlarının birer insan oldukları, yaşantılarının ürünlerine doğrudan yansı­dığını düşünürsek, Ali Ural'ın şair bakışını da kale­mine katarak işlemesi hem bu şahsiyetlerin yapıt­larının oluşum koşullarını anlamamız açısından, hem de “ben”nin bilincinin ve dış ortam ile bu bilin­cin arasındaki paradigma değişimini gözlemleme imkânı ile biyografiden daha fazlasını vaat ediyor okuyucusuna.

“Söylenen” ve “eylem” Ali Ural'ın biyografik dene­melerinin iki ana unsurudur. Bu unsurlar birikimin aktarımını sağlar. “Kendi mükemmelliğinde yalnız duran adamlar” Ural'ın seçtiği isimler. Bu da deği­şik açılımlara kapı aralıyor, yalnızlığın bir kaide gi­bi durduğu hayatlar, çağının önünden gitmek, ha­kikatin geçici iletişim dişiliği ve zamanın akışında pişmesi gibi akıl oyunları kalemin hareketini sağlı­yor. Kitapla ilgili bir başka nokta da Ali Ural'ın ken­di dünyasını okurun dünyası ile kesiştirebilmesi, yani “ufuk kesişmesi.” Bu okuyucuya referans çer­çevesini arttırmak gibi önemli bir katkı sağlıyor, ye­niden okumalara farklı başlangıç noktaları öneri­yor. “Saptama” ve “Bulma” gibi kavramlar, yazılar­daki işlevlerini yerine getirirken, biyografik bilgiyi esere dönüştüren şairin nesre attı imzadır. Ali Ural'ın birikimini esere dönüştüren, düşünce alanımıza katkı sağlayan bir yazar olarak yeni eserleri merakla beklenecektir.

DERGAH DERGİSİ

NİSAN 2008

SAYI: 218

 
     
     
     
 

BİR ŞİİR NASIL UYANDIRILIR
( YUNUS KORAY )

A. Ali Ural için
Şairini görmek ister mi? Nasıl gövdelenmiştir, bilemem!
Sözcükler mi, imgeler mi, sesler mi yaratmıştır onu;
Şairin ruhu mu üflemiştir bilinmezliklerden?

Bir körün parmak uçlarından yükselir gözleri
Belki de şiirin hizasından geçmiştir dilsiz bun!

Belki de oradadır başka dağ, öteki yüz'de
Dizeleriyle açılır bir özge göğün nehirleri
Sonsuz su'yun ötesinde Allah'la buluşmuştum!

Adı olmayan sokaklar kaybolmuş çocuklar gibidir
Bütün annelerin endişeyle yolunu gözledikleri.

Kimseler çalamasın diye patikalar'ı ben
Sözünü ettiğin tavan'a yazdım şiirimi.

Bütün bebekler hâlâ bin yaşındaysa eğer
Uykusunu ne zaman anlayabilir
Hiç mi hiç uyandırılmamış şiir?

----------— Halkın uyuduğu saatlerde şair de uyuyorsa!

MERDİVENŞİİR

MAYIS-AĞUSTOS 2007

Sayı 13-14

 
     
     
     
 

VARSIN DÜNYA DÜŞÜNSÜN ŞİMDİ
( ALİ ÖMER AKBULUT )

Homurdanan şiirler vardır. Her şeyden şikayet etmeyi, durmadan sızlanmayı “marifet” saymaktan olsa gerek. Kendisi için bir makam tevehhüm ederek onu “marifet makamı” zannedip oradan konuşmaktan da kaynaklanabilir bu. Ne ki buyruk, ‘Buyruk Sahibi'ne aittir. Buyurmanın en büyük ahlaksızlık olduğundan habersiz / bilerek ahlak buyurmaya başlar. Görmek ile körmek arasındaki çizgi ne kadar “şeffaf” değil mi? Âdem ile adem arasındaki çizginin geçirgenliği gibi... Bir de hakikat deşifreciliğine soyunanlar var ya. Oraya hiç girmeyelim. Başka bir ses duymak istiyoruz biz. Burada oluşumuza, atılıp tutunduğumuz toprağa, oradan fıtratımıza, oradan kalbimize dokunan bir ses, bir söz... Dünyadan kopan gürültü sağanağına rağmen, Varlıkla söyleşiye koyulma istidadı gösteren, bizi yerimize yurdumuza kanatlandıran “kökü sapasağlam, dalları göğe doğru uzanan, güzel-diri ağaç”1lara konan, “her mevsim meyvesini verip dur[an] güzel [doğru] söz”2[ler], ses[ler] eksik olmadı / olmaz göğümüzde, yerimizde. “İşidin ey yârenler” o soyağacından her dem taze, yeni Ses3 geliyor. Ve işte:

“şarkı söylemek için ne müthiş yer
takıldığın yerde devreye giriyor kâinat”4

Neresi bu yer? Hemzemin geçit.5 Yani trenin otobanı tam ortasından ikiye böldüğü kıstak. Otoban tehlikelerle doludur, dünyanın [şehrin] aldatıcı, geçici, insandan kopuk, basiretsiz oyunlarının sergilendiği kurtlar sofrası, it yatağıdır. Kuduz tehlikesi vardır. Kendilik üzre Varlığa yolculuk, Varlıkta seyr [tren] hattı, dünyanın sihrine boyun eğmiş kuduz yatağı otobanı yarıp geçer. Tren kalb üzre, kainata açılan bir sürekte insana aşılar beşeri.6

Tren kainatın kalbine giden bir yolculuğa işaret eder. Varlığın sesinin çınladığı ve ihtişamının göz aldığı yerler içre seyr eder tren, şehrin kalb sıkleti veren, inin cinin cirit attığı her tür kalpazanlığın, basiretsizliğin ve yıkımın kol gezdiği otobanda seyahate benzemez. Kainat içre geçitlerden, açıklardan geçtikçe tren; görür, katılır ve bilirsiniz “nerden kesilir” karanlık geçişler, hazırlıktır şarkıya; “trenler; kara üzüm salkımları”. İşte beraber söylenir şarkı, hep beraber:

“buyrun beraber söyleyelim, haydi hep beraber
bu asmalar buhar gibi yükselip zeminden
avizeler asıyor tavanına kırların
değerek dudaklarımıza ama sadece değerek
eşlik ediyorlar o tuhaf şarkıya hem
bağbozumu boşanırken güzün gümrah garından
haydi vakit daralıyor ve haydi hep beraber”7

Lakin tekin durmalı yine de. Sinsice gaflet anı bekleyen otoban [avanesi] bir ifritini salıverebilir şarkının üzerine, “tünelden bir köpek sıçrayabilir her an”8. Kuduz bir ifrit. Otoban sözü teşviş etmek için ağzını açarsa, her şeyi hesap etme hastalıklı, hiper “alış-veriş” tutsağı, gözbağlı hesap meraklı “şiir kaçkını” / retorikle saralı riyaziyeciler köpüren ağızlarıyla doluşabilirler yola. “Çünkü ne zaman bir rakam yuvarlansa / dağdan çığ olup düşüyor şehre / çünkü ne zaman aralansa panjurlar / köpek gözleriyle doluyor sokak”9. Söz bunlara düşmez, dilleri dönmez bunların hakikate, açmamalılar şom ağızlarını. “Bu dudakların söyleyeceği yok silinsinler / dev çanaklarda ziftlenen köpekler çatılardan dökülsün”10. Korkmayın şarkı durmaz, ayık olun size kalmaz; nutkunuzun tutulduğu yerde nasıl devreye giriyorsa yine öyle yutuverir onu kainat. Kuduz ifrit azgın arzuları, geçici hevesleriyle kudurgan saldırır; “oysa buğday tarlalarına çeviremez yüzünü / simetrik paralelden kazıyamaz yüzünü / kesemez uzayan demirlerini”11. Kendi işvesine tutulmuş neonların parıltısıyla şakır şakır şakırdayan şehrin alayiş ve debdebesini şapkasının akkor ateşi[karası]nde eritiveren yön tutucu [makinist] “eğesiyle dümdüz eder yüzünü”12. Bu onu yoketmez, şefkat izin vermez buna. Bu, asla iadedir. Şefkat “zati şuurdur”, kendilik bilincidir ve halinin hakikatine tabi olmadır. Şefkat sahibi Varlıkla bütünleşir, kainata kalbolur, âleme dost olur. Yok etme kolaydır, yükseltmek zor. Şefkat zoru seçer, alır öper ve omzunun üstüne koyar onu. Aşı vurulmuştur ona da: “ateş et fakat vurma / lânetle fakat sarıl / göğü denize yapıştır / denizi göğe kaldır”13. Ve sürsün şarkı, hep sürer. Şarkı sürer ve başlangıca, fıtrata, çocukluğa dönersiniz. Yalnız çocuklar konuk olur çünkü Tanrı'nın mülküne. Çocuklar kuduzları çeker bu yüzden. İştihaları ele verir kuduzları. “Çocuk kalpleri yiyen bir itin”14 yüzü gizlenemez. Ve çocuklar hatırlar bunu:

“haydi, şimdi tam sırası çocuklar
Düşürün bu geceyi – hatırlayarak -
Kış ağaçlarından kesilen sapanları”15

Yalnız çocuk kalbe açılabilir ve fiil çeker gibi çocuğa çeken. Ve yalnız selim ve salim bir kalp kurtarır dünya kuduzdan:

“sümüklüböceklerin girmediği kalplerin
gürültüsüyle korkut onları
onlar çentik attıkça kabzalarına
ruhlarına düşsün kurbanlarının ruhu”16

Bir de deliler uyarmak için gelirler yola, çıkıverirler ansızın önlerine ve çırçıplak seriverirler her şeyi ortaya. Deliler kuru aklın şaşaasına tıkarlar kendilerini, kalpleriyle görürler; akıl onları çelemez. Kudurgan akılla gerçeği örtemezler, gerçek örtülmez, örtünür. Deliler örterek saçarlar her şeyi ortaya:

“parmaklarını kırıp, kalbiyle saymayanlar
kurumuş elleriyle iterlerken güneşi
salıverir bir deli, sırtındaki çuvaldan
harcın içinde demir, baharın içinde kar”17
Ölü yüzler ışıldar, uyuyan uyanır, söz başlar; şarkı sürer ve biter iktidarı otobanın:
“patron öldü ey okur ayağa kalk
avluda buluşacak bütün alfabe
a'dan z'ye güneş gözlükleriyle
zincirlikuyunun karanlığını
bir ebe gibi doğurtacak”18

Hakikat açıklıkta gizlenir ve âlem deprenir, varolan her şey kıpırdar, toprak taze filizleriyle uçveriverir göğe yükselerek, güneş pırıldar sıcağıyla, içimizden soluklanıp serin kelimeler oluverir rüzgar ve kanatlanır sıla özlemiyle göçmen kuşlar:

“ketum perdeler dalgalandı, yoksa rüzgar
göz kapaklarını açacak mı
açacak mı sırlarını tavuslar
yüzlerce göz taşıyan kanatlarını
yüzlerce gök taşıyan”19

Şarkı sürmektedir. Varlığa katılmanın her dem ter ü taze sıcağıyla kardan bembeyaz bir tül gibi kaplayıverir bizi Varlığa veren, bize Varlık veren kıstakta; şarkı [şiire] kesen hemzemin geçit:

“buyrun beraber söyleyelim, haydi hep beraber
iman tazeler gibi hem tazeler gibi nikâh
kardan dudakları birbirine katarak
yuvarlayalım kış gelmesin diye bir daha
hemzemin geçide o şarkıyı kocaman”20

Peki burasının şarkı söylemeye elverişliliği nereden geliyor? Âleme dost, insana yaren, Varlığın sesine teşne, kendisiyle barışık ve.. ve dahi aczinin, fakrının farkında olarak şevk ve şükür içinde şefkat haliyle duruşun, oluşun zemini olmasından. Ses Varlıktan yayılıyor ve insandan geliyor burada. Sabırla, kaynağa doğru gedikler açarak yayılıyor / yol alıyor bu ses. Hünerli Şakıma diyebiliriz belki buna. Varlığın cezbesiyle hayretten donakalıp olduğu yerde, avare hep orada dolaşarak sürebilir bu şakıma. Hayretin[i aşıp geldiği yer]den aşkla kaynağa, hep kaynağa iştiyakla yanıp kavrulabilir de. Kaynağa ermeden ermez muradına. Böylelikle kaynağa dalıştan sonra geri dönüp Şarkı'sını söylemek mukadderdir. Ses gereksinmeyen, [bütün] Varlığa sirayet etmiş, “görür görmez” kalbinizde hissediverdiğiniz bir şarkıdır bu. Süreksiz ve kesintisizdir. Bu sesin biricikliği [şiir] buradandır. “İnsanlık macerası” yüzünden olaki bir yerde takılırsanız; nutkunuz tutulursa, size kalmaz kainat girer devreye ve başlar Şen Şakıma:

“Sonları kaldırıyorum her şey sürecek
Saçları metrelerce uzayan çocuklarla”21

Kendine yabani olmamalı. Bilmeli, kendini bilmeli. Haddini bilmeli. Varlığın örtündüğü lütufların peşine düşmeli, yılmamalı güzeli aramaktan ve kesmekten güzelliğe:

“ışığı açık kalmış odalar var bedende

Derin madenlerinde uyuklarken yakutlar”22

Bilmeli ki23: Bu şarkıya akıl yoldaşlık edemez. Hesap kitap geçmez burada, nazariyat tutmaz; kalp nazarı doğrular. Aklın sınırında sıyrılıp kendinizden, ariflerin binlerce yıldır “körelmeyen” nefesleriyle azade yerlerde; özge diyarlarda gözleriniz parlar: Aşk.

“aklın sınırında vurulan nöbetçinin soluğu kesilmez derinde
bin yıl sonra verilen nefesin keskin dişlerinde
çırpınan balıkların gözleri hâlâ parlıyor
daldığı yer ölüm çıktığı yer aşk”24
İşte âlem dürülür “kim zübde-i âlem” olur insan, insan saçılır [sirayet eder] on sekiz bin âlem olur:
“ey büyüyüp küçülen, yer değiştiren can
ne çıkar kaybolsan dokusunda ağacın
iri dallar kollarınla örtsen yüzünü
teyemmüm ederken girsen toprağa
hayattan korksan su gördüğünde
bir kapı olsa artık bütün yeryüzü
açılırken kapanan, kapanırken aralık”25
Sonsuz sükûn, sürekli sekînet:
“Kiremitleri uçurup kuşları yerinde bırakan sükûn
kemendini suya atıp kendi akan sükûn
bize de uğra”26

Sessizlik kelamın, konuşmanın başlangıcıdır. Söz sessizlikte söylenir. Hiç duymadığı sesler duyan oldu mu? “Nefes darlığı”ndandır27, söz [kelam] nefsin teneffüsündendir çünkü. Nefsin teneffüsü özün gürleşmesidir. Nefes darsa öz güdükleşir, anlayış kıtlaşır: “kim dinliyorsa sırtımı kabzalara değiyor kulağı / hiç duymadığı sesler duyuyor – yüzünden belli- / yüzünden belli anlamadığı”28. Söz yerini buldu mu? Bir kere yundu mu şiir? Bırakmamalı “Yedi kere yumalı yedi kere şiiri”29. Yedi kere yundu mu şiir; “süzme balla vurdurur şi're baş koyanları”30. Süzülmeli Varlıktan, her şey sürmeli, sürecek; çocuklarla, çocuk aşkına. Şarkı sürüyor, şiir sürüyor; sürer:

“Sonları kaldırıyorum her şey sürecek mi
yoksa geldi mi şiirin sonu
selamlayın melekleri yerlere kadar”31

Melekler uğrumuza çıkınca ses yiter, söz biter, kelam yerini bulur ve kimbilir belki biter şiir, kimbilir belki de şiir orada başlar.

Başa döndük; başlangıca, başlığa. Mevlâna bir öykü anlatır Mesnevî'de. Adamın biri arkadaşının kafasına bir tokat atar ve “Şimdi benim elim mi senin kafana çarptı, yoksa senin kafan benim elime mi?” diye sorar. Arkadaşı bütün gücünü toplayıp bu densize öyle bir tokat atar ki adam sersemleyip yere düşer. Arkadaşı “Sorunun cevabını artık sen düşün” der.

Dünyanın açtığı yaralara karşı “Kuduz Aşısı” bir “Osmanlı tokadı”dır adeta. Varsın Dünya düşünsün şimdi.

DİPNOTLAR

1. Kur'an, İbrahim; 23.

2. Kur'an, İbrahim; 24.

3. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, Şûle Yayınları, Merdiven Kitapları Ekim 2006.

4. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 34.

5. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 34.

6. Şöyle de okuyabiliriz belki. “Kuduz Aşısı” iki biçimde yapılırmış. Biri kuduz öncesi, biri kuduz sonrası. Kuduz öncesi aşı “yüksek risk” taşıyanlara yapılırmış. Bizzat işin içinde olanlara. Söz, ihaneti kabul etmez. Şu halde kuduz öncesi aşı “yüksek risk” taşıyanlara; acınası hallerine aldırmadan, tüm basiretsizlik ve kifayetsizlikleriyle, hiçbir insani hale, insani tecrübeye yoldaşlık etmeden söze katılma, söz söyleme iddiasında bulunarak söze ihanet edenlere; yani öncelikle şairlere, yazarlara...

7. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 34.

8. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 34.

9. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 43.

10. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 58.

11. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 34.

12. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 34.

13. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 15.

14. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 22.

15. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 23.

16. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 23.

17. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 20.

18. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 37.

19. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 46.

20. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 34.

21. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 66.

22. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 54.

23. Şairin muradı mıdır bilinmez, şair murad eder mi; o da bilinmez...

24. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 17.

25. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 19.

26. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 65.

27. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 6.

28. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 6.

29. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 53.

30. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 55.

31. A. Ali Ural, Kuduz Aşısı, s. 67.

MERDİVENŞİİR

MAYIS-AĞUSTOS 2007

Sayı 13-14

 
     
     
     
 

TİNSELLİĞİN AZALDIĞI BİR DÜNYADA...
( CELÂL FEDAİ )

TİNSELLİĞİN AZALDIĞI BİR DÜNYADA A. ALİ URAL'IN ŞİİRİ “Ve insan ruhunun güçlendiği dönemlerde

sanatın da gücü artacaktır.”
Wassily Kandinsky
“Dünyada ruh kadar güzelliğe düşkün,
onu böylesine emen başka hiçbir şey yoktur.
Bu yüzden, pek az ölümlü, ruha güzellik veren
bir ruhun öncülüğüne dayanabilir.”
Maurice Maeterlinck
“Sanatçı her şeyi birden başaran
bir ‘Pazar çocuğu' değildir.”
Wassily Kandinsky
Müstesna ve Seçkin Olan

Şiir tarihi içinde müstesna bir yeri olabilecek şiirin, sadece ve sadece seçkin bir kişilikçe mayalanabileceğini düşünüyorum. Bu düşünce her şeyden önce kendine ve onunla yüz yüze gelenlere, müstesna ve seçkin olmanın mahiyetini izah etmelidir. Çünkü biz burada bir ‘hassa'dan söz ediyoruz ve burada vurguladığımız, bilhassa modern zamanların sıradanlarının sıradanlıklarını müstesna, sanatkârane, yenilikçi göstermek için istisnai hallerin içine kendilerini sokmalarıyla yakından ilgilidir.

Modern zamanların sıradanları kadar modern sonrası olarak adlandırılan zamanların sıradanları da şiir tarihinde kendilerini tebarüz ettirebilmek adına, türlü ilginçliklere, zırvalara imza atmayı kendilerine bir yol olarak seçtiler. Bunlar için ibnü'l vakt demek bile iltifat olur. Şaşırtıcı olmak, ilginç olmak, deneysel olmak, iddialı olup büyük laflar etmek, edebiyatı en çok kötücüllüğün besleyebileceğini söylemek, iyilikte örtük bulunan ‘yürekli deliliği' onun kendini gizlemesinden istifade ederek yok göstermek, tüm yalnızlığına karşın hakikati ışıtmak için verilen mücadeleyi, fedakârlığı hafife almak, böylelerinin verdikleri zararların bir kaçıdır. Seçkin olmanın, müstesna olmanın anlamı neredeyse kaybolmuştur. Bu ölçüler olmadıkça da bugün için estetik olduğundan daha çok etik bir hüviyet arz eden şiirin kaliteleri, gereğince konuşulamaz bir haldedir.

Hâlbuki müstesna olmak, seçkin olmanın ardından gelir. Seçkinlik ise insanın mahiyetine uygun olarak dünya üzerinde bulunmakta karar üzre olmasıyla oluşabilecek bir şeydir. Bunun doğuştan gelen kısmı elbette bir ailenin içinde şekillenecektir ama bu boyutun batılı aristokrasilerle bir bağı kurulamaz. Seçkin kişilik bu yanıyla zaten nadirdir. Seçkin şiirin nadir olması da kuşkusuz seçkin şair kişiliğin nadir olmasıyla ilgilidir. Çünkü sıradan şairler dünyanın nasıl döndüğünü fark edip bundan istifade etmeye, yani kendilerini ibnü'l vakt olmaya bırakmaya eğilimdirler. Onlardaki mahiyetini bulamadığından mecranı bulamayan başıboşluk kendini sözde artistik türlü deneylerle ortaya koyar. Oysa seçkin olan istisnai olmak için bir gayrete gerek duymaz. O, öyle olduğundan öyledir. İstisnai olmanın şiir için olmazsa olmaz bir hassa olmadığını da bilir. Bu son dediğim, günümüzün şiir ortamında onu şiir duruşu bakımından istisnai kılmaya yeter ayrıca. Seçkin kişilik ve ondan neşet eden seçkin şiir, sıradanlığın içinde adeta yok gibi olmaya mahkûmdur çoğu zaman. Fakat o kişiliğin şiirini bilen bilir.

Gençlik yılarımda insanlar içinde en saf kalanların şairler olabileceğini düşünürdüm. Yıllar geçtikçe düşüncem değişmedi, tüm gördüklerime rağmen... Büyük Goethe'nin yazdıklarında insanları ne yöne sevk edeceğini düşünmediğini de gördüm, Duchamp'ın izinden bir Amerikalı olarak giden Andy Warhol'un resim sanatını soktuğu yolun aslında ressamlarca nasıl arzulandığını da... Sanat denen şeyin toplumu dinamitleyen kötücüllerce eylenen bir edim olduğu görüşü benim bulunmadığım zamanda yerini etmişti. Bu, kapitalizmin neşvünema bulduğu yerler için doğruydu. Oralarda din gerçekten de hem alıklaştıran hem de toplumun berbatlığı içinde acıları dindiren bir afyondu. Ama ya bizim için? Soru sorulmuştu fakat ciddiye alınmadığı belliydi. Lautréamont'un, Faust'un, Sade'ın hayaletleri, Nietzsche'nin ‘Will to Power' dediği şeyi vaktiyle ‘Kuvvet İradesi' diye tercüme eden Türklerin kuvveti idare etme sorumluluklarını terk edişlerine koşut ilerleyip Türk şiirinin ufuklarını da sardı. Onların ikinci, üçüncü el taklitlerinin arzı endamı sanat ortamımızın kendi bönlüğünü, bunluğunu oluşturuverecekti.

A. Ali Ural'ın Seçkinliği

Tüm bu olanlara rağmen, Türkiye'de özellikle 1990 sonrasında, dinsel kavrayışlarının verdiği aydınlıkla dünyayı, sanatı, siyaseti anlamaya çalışanlardan bir parça umut edilebilirdi. Gerçekten de onlar, Türkiye'de sadece şiiri, düşünceyi tekelinde tuttuğunu düşünen çevrelere değil tüm dünyaya şiirin, düşüncenin hatta insanlık için yürütülebilecek bir tür siyasetin nerede olduğunu gösterebilme imkânına sahip oldular. Fakat onlar da kendilerine aydınlık veren kavrayışı Protestan ahlakına tahvil ettiler. Şiir, düşünce, siyaset iklimimize kimselerin veremeyeceği zararı umutları boşa çıkararak verdiler. Kendi zavallı çıkarlarının peşinde şairler, kalem erbapları, tüccarlar, siyasiler onların içinden çıktı. Çıkmaya da devam ediyor. Üniversite yıllarımda, bir günlük gazetede “Türkiye'de İslamcı düşüncenin geleceği” üzerine yüklü miktarda ödülü olan bir deneme/inceleme yarışması düzenlenmişti. Bu, içinde akıl almaz bir bönlük taşıyan bir cüretti. Bir düşüncenin geleceği üzerine yarışma düzenleyenler geleceklerinden büyük şeyler bekleyen tacirler olabilirlerdi. Düşüncenin geleceği üzerine düşündürtmek isteyenler, üzerinde düşünülsün istedikleri alanın tinselliğini çiğnettiklerinin farkında bile değillerdi. Onları iktidar hırsı sarmıştı. Dünyada olandan kendilerine düşenin itirazları nispetinde artabileceğini fark etmişlerdi. İtirazları neticelerini verince itirazı da bırakıp mümessilliği seçtiler. Yaşadıkları bir gelişme değil, mutasyondu ama ne önemi vardı artık. İşin vahim yanı siyaset ve ticarette olanın şiir ve düşünceden kendine destek bulmasıydı. Bu yüzden de bugün siyasi hayatımızın, ticari dünyamızın gerekleri ile şiirimizin dinamikleri aynıdır: Bunaklık. Bir bunak, geçmişini ve bugününü egosal sorunlarından ötürü gereğince algılayamaz. Gene de onun ne zaman ne yana akacağı belli olmayan bir gücü vardır. Bu hal siyasette ve ticarette hak verilmese de anlaşılabilir. Nitekim Richard Nixon'ın Amerikan siyaseti için ileri sürdüğü ‘deli adam teorisi' buna benzer bir şeydir. Fakat hayatta, düşüncede ve şiirde bunaklık, eyleme dönüşen görünümleriyle ilk olarak seçkinliği yok eder. Böylelikle cümleler arasında siyak sibak kaybolur, şairler arasında ego şişkinliği alır başını gider, hayat denen şey günlük pratiğin güdümüne girer. Belki de en çok rastlanan olduğu için en kötü olarak adlandırılabilecek durum insan ilişkilerinde yaşanır. İnsan ilişkileri alış veriş farsına dönüşür. Sanatta yoksulluk yerine geniş çevre edinmeye bırakır ve bu çevrenin manipülasyonlarındaki devingenlik tercihe şayan olur.

Mizacım beni bu resmettiğim atmosferi içinde kalmadan tahlil ve tasvir edebilecek derecede çok kişi ile yüz yüze getirmedi. Tahlil ve tasvirlerim ise herkesin yapabileceği nispettedir. Ama herkesin yapıp da tercih noktasına geldiklerinde seçtiklerini çok şükür gene mizacım bana seçtirmedi ve yolumuz A. Ali Ural ile böylelikle kesişti. Burada onun seçkin kişiliğinden söz açacağım. Onun seçkin şiirini ifade edebilmem için gerekli bu. Aksi, onun ‘delice iyiliğinin' hayata, düşünceye, şiire yansıyan boyutlarını yansıtmadığı gibi, müstesna bir şiiri müstesna bir kişiliğin mayaladığı gerçeğini de gölgeleyecektir.

İşe A. Ali Ural'ın, buraya kadar sıraladığım bilinçli ya da bilinçsiz yapılan türlü yanlışlardan uzak kalmaya gösterdiği özene şahitliğimi dile getirerek başlamak istiyorum. Bunda bahtının da elbet payı var. Çünkü 1980'li yıllar boyunca Türkiye'de organize edilen estetize edilmiş şiiri görüp de ondan uzak kalmak bir şair için epeyce güç olsa gerektir. A. Ali Ural o yıllarda ruhen uzak olduğu bu şiirin atmosferinden mekânsal anlamda da uzak kalarak korunmuştur. Kişioğlunun kendini koruması çoğu kere kendini aşan bir şeydir. Tıpkı bir şeyin bizden esirgenmesinin o şeyin bizden uzak tutularak bizim o şeyden korunmamız ya da o şeyin bizatihi kendisinin bizden korunması gibi. Bu dediklerimle, 1980'li yılların büyük bölümünde A. Ali Ural'ın Arabistan'da Arap edebiyatı ve teoloji tahsil etmesinin, şiirin mahiyetinin onun tarafından kavranılması açısından (hem bir korunma olarak hem de korunacak olanın kavranılması olarak) ona verilmiş bir baht olduğunu vurgulamak istiyorum. Nitekim A. Ali Ural'ı 1997–2000 arasında ağabeylik ettiği gençlerle çıkardığı Merdiven Sanat dergisinde bu son dediğimin peşinde görürüz. Şair bu derginin şiir dizisi içinde pek çok şairin şiir kitabını basarak kendisine baht olarak verilen koruyuculuğu etrafından esirgememiştir. Ancak onun esirgemediği şeyin anlamı, esirgemediklerince gereğince kavranmamıştır. Ural'ın gayreti yankısını bulmadığı gibi, esirgemek eylemi için yukarıda söylediklerimiz doğruluğunu tekrarlamıştır. Ural, kendisinde olanı esirgemesi gerekirken fazlasıyla vermiştir. Bu yüzden de ona ağabey diyen bahtlarından habersiz kurnazlar, şiir sahasında ilk atraksiyonlarını böylelikle yapmışlardır. Bu bakımdan Merdiven Sanat yılları A. Ali Ural'a kendi şiir toplamı Körün Parmak Uçları dışında birçok baş ağrısı bırakmıştır.

Tinsel Olanın Yitimine Karşı Körün Parmak Uçları

Wassily Kandinsky, oluşmakta olan kapitalist dünyada sanatın manevi olanın içerilerek korunduğu son alan olduğunu vurgularken, sanatçının bir seçkin olarak portresini de çizmişti: “Sanatçı her şeyi birden başaran bir Pazar çocuğu değildir.”1 Ona göre sanat insan ruhunun geliştirilmesine, arıtılmasına yöneltilmesi gereken bir güce sahipti. İnsan ruhu güçlenirse sanatın da gücü artacak, aksi halde ruh, eğer maddi inançsızlıklarla boğulmuşsa, sanatta amaçsız bir hal alacaktı. Bu yüzden de sanatçı, pozisyonu doğru tartmalı, sanatına ve kendi özüne sorumluluğunu bilmeli, bir şatonun kralı değil ulu bir amacın hizmetkârı olduğunu fark etmeliydi. Sanatçı ile takipçisinin arasının açılması, sonunda takipçinin ya sanatçıya sırt dönmesiyle ya da hüneri, yeteneği, ustalığı alkışa layık bir hokkabaz derecesine sanatçıyı düşürmesiyle son bulacaktı. Bu yüzden de sanatçının sanatçı olmayanlara karşı üç sorumluluğu vardı: 1) Yeteneğinin karşılığını vermek. Kandinsky, sanatçının sanatçı yeteneğinin karşılığı verirken yöneleceği kök-muhatapta kanımca yanılıyordu. Ama neticede herkese açık olarak görülen muhatap sanatçı olmayanlar olduğuna göre dedikleri kabul edilebilir bir gerçekliğe ilişebiliyordu. Fakat onun sıraladığı görevlerden asıl önemlisi ikinci ve üçüncü sırada olanlardı: 2) Duygu, düşünce ve eylemleri ya saf ya da zehirli bir atmosfer yaratır 3) Bu düşünce ve eylemler ruhsal atmosferi etkileyen yaratımların malzemesidir. Burada sanatçının tininden eylediklerine, sanatına, oradan da sanatçı olmayanlara, izler çevrelere, takipçilere yayılanların mahiyetine bir vurgu söz konusudur: Saflık oluşturmak ya da zehirlemek. Kandinsky, sanatçının etrafını sanatı yoluyla zehirlemesinin sanattaki manevi olanın, tinselliğin yitirilmesi sonucu oluşacağını ifade ediyordu. Oluşmakta olan kapitalist dünyada zaten bu hızla gerçekleşmekte idi. Bir de sanatta bu gerçekleşirse sanat sadece kendi mahiyetini kaybetmekle kalmayacaktı. Kandinsky açıkça gardını, zehirlerini resim sanatına zerk edeceklere, Duchamp'a, Warhol'a almıştı. Onun tavrı, “Her kim kendi yaşamını kurtarırsa onu kaybedecektir, ama her kim yaşamını daha yüce bir şey için kaybederse onu bulacaktır.” diyen Van Gogh'dan yanaydı.

A. Ali Ural'ın Körün Parmak Uçları, tinselliğin yitirilmesine sanatçıların da dâhil olduğu 1990'lı yılların içine doğdu. Kandinsky'nin yukarıda andığımız has bir sanatçıda mutlaka bulunan hassasiyetleri, görmeyen iki çift gözün yerine on farklı duyarlıktaki parmağa nakledilerek ifadesini bulmuştu Körün Parmak Uçları'nda:

ah bu nasıl anafor
ne çekiyor bu parmakları
uçlarıyla dokunuyor
ağaca, güneşe, taşa
uçlarıyla kazıyor toprakları
ah bu nasıl bir fosfor

Yaşadığımız zaman insanının maruz kaldığı zehrin adıdır ‘fosfor'. Otomobil göstergelerinde turuncu, Irak'ı bombalayan Amerikan uçaklarının gece görüş sistemlerinde yeşil olur. Yaşadığımız zaman bizi bu renklerin cümbüşü ile içine çeker, reklâmlarıyla çeker, koşuşturmalarıyla çeker. Modern sonrası zamanın insanı gözlerini kaybetmiştir. Ama her gözünü kaybeden gibi parmak uçlarını değil de bedenini bütün bir göz olarak kullanır. Tiniyle değil teniyle görür. Ural'ın Sunî Teneffüs'ü tinselliği yitmiş bu insan ölülerinin cesetlerinin gereğince kaldırılmasına bir çağrı gibidir. Körün Parmak Uçları, bu şiirdeki bu çağrı ile açılır:

bu adam ölmüş
nefesi kendi nefesi değil
göğsünün dalgalanması
narin bir kayığı yüzdürdüğünden
nabzı mı, böcek sesleri
siz bir çarşaf getirin hemen

...

bulduğunuz ilk martıyı kalbine sürün
bu adam ölmüş
götürün!

Bu ‘götürün!' emri, bir tasfiye edimine delalet eder. Körün Parmak Uçları, kavrayışı kıtların zannettikleri gibi naif bir şiir değildir. Buradaki naiflik, tasfiye edilecek olanın da nihayetinde bir insan olmasındandır. Ural'ın sesi insana ait olanı kendi Valiz'ine doldurmaz, özenle ve gereğince yerleştirir. Bunu yaparken de eyleyen kendi olsa da bir dış kimliği yardımına çağırır ki hazırlanma işinin ağırlığı paylaşılarak anlaşılabilsin. Çünkü paylaşılarak yapılmayan her iş, o işi yapanı kendi egosunun güdümüne az ya da çok sokacaktır:

valizimi hazırlamama yardım et
kollarından çekiyorlar saatin
kollarımdan çekiyorlar
bekçi elini düdüğüne götürüyor
yardım et
şimdi

...

valizimi hazırlamama yardım et
kollarından çekiyorlar nehrin
kollarımdan çekiyorlar
bekçi elini düdüğüne götürüyor
en üste koy şiirlerimi

Ural'ın tinsel olanın derleyip toparladığı şiirinin adı: Valiz'dir. Ondan önce kitabın ikinci şiiri Muhteva gelmiş ve nesneler, varlıklar asıl anlamlarına irca edilsin istenmiştir. Valiz'de ise derlenen toparlanan ‘muhteva'nın en üstüne ‘şiir' konur. Burada şiir şairine aittir. En üste konur. En üste konan en son konandır. Valize her konan onun bir hazırlığıdır adeta. En son konduğu için açıldığında ilk fark edilen olacaktır ve o fark edişe, kavuşmaya kadar da son konduğu için de hatırda tutulan olacaktır. Şairin kendi şiiri, onun için kendi tinsel yanının kendine bir tapusudur. Onu içselleştirmiştir. Basılı kâğıtlarda tutamasa bile zihninde, tininde onu yaşayabilir. Bu sayede, her şair Kandinsky'nin dediklerini kendisinden bilebilir.

Bugün Türk şiirinde yazdığı şiirlerle okurunu, şiir yazdığı atmosferi zehirlemeyerek tinsel olanın, seçkin olanın yanında olan pek az şairden biridir A. Ali Ural. Tinini korumak için şiir içre bir çeşit sufî olmuştur ki bu da onun şiirini korumuştur. Şiirini yalınca çatar. Okur kendi içindeki gürültüyü dindirmeden onun şiirine giremeyecektir. Bilindiği gibi Dadaistler Birinci Paylaşım Savaşı sonrası Avrupa'da yaşanan her bakımdan çöküşü sanatın bir başarısızlığı olarak görmüşlerdi. Sanat insani olanı sunmayarak insanları bir makineye çevirmişti. Ural'ın şiiri Körün Parmak Uçları'nda bazen tamamlanmış bazen kesik kesik bırakılan insani görüntülere ilişir durmadan. ‘İlişir' derken iliştiğine bir ağırlık katmadığını, onu kendi ağırlığıyla bozmadığını söylemek istiyorum. Ural insan ruhunu umursayarak şiir yazmaya başlamıştır çünkü. İnsan ruhu dediğimiz şey, tüm insanlığa aittir ve tek tek her insanın nefesinde kendini sonsuz defa yeniler. Ural'ın şiiri sadece kendi ruhsallığını (ki bu büyük bir aldanmadır) sublime ederek o herkeste olan ruhu dışlayan maksimalist sanat anlayışının karşısındadır. Bu yüzden de insanın hallerini çoğu zaman geniş bir zamanın içinde ele alır. Ural'ın şiirinde şimdiki zamanın ve geniş zamanın yoğunluğu, geniş geçmiş zamanda olanın şimdiki zamana naklini istemekten ileri gelir dense yeridir. Çünkü kadim geçmiş zaman tüm insanlığın birikimi olması itibariyle geniştir de. Şimdinin özünde de ne kadar nihilist kalınarak dışlansa da saklıdır. A. Ali Ural bu saklı olanı çıkarmaya çalışır. Gölgeler Büyürken şiiri buraya kadar dediklerimizin misallerinden sadece biridir:

selamı için neler vermezdim

ses dağa çarpıp döndüğünde

bilseydim gölgeler büyüyecek

güneşte yürümezdim

önceleri daha güzeldi neden bugün

bir el kuru çalıları tutuşturdu

rötuşu bitmemiş resimler

aceleyle tab oldu

ben imza atmayı bilmem

parmak bassam olur mu?

Bugün şair sesini, beninde bir cevher olmadan şişkin bir egosunun itkisiyle bangır bangır ‘ben' demek sanan zavallılar için, şairi şiir üreten bir özne olarak gören girişimci ruh için bu şiir kavranılacak gibi değildir. Ural'ın şiiri kendine haslığını Türk şiirinin gelişim süreci içinde Türkçenin işlenmesiyle kazandığı seslerden mizacına uygun olanı seçip geliştirerek sağlamıştır. Ural bu sesle, nesnelerin kimini örter kimini aşikâr eder. Bana göre her has sanatkâr bunu yapar: Nerede aşikâr edilerek bayağı kılınmış bir şey varsa onu ketmeder ya da nerede ketmedilerek unutturulmaya çalışılan bir şey varsa onu aşikâr eder. Ural kimi zaman aşikâr eder kimi zamansa ketmeder. Bu yalın şiir çatısının resimsel karşılığı Cezanné'ın resimlerinde bulunabilir. Özellikle Körün Parmak Uçları'nda bu böyledir.

Kuduz Aşısı'nda Poetik Olan

Bir ağaçta, bir gölde, bir kadında, bir elma yığınında Cezanné, varlıkların, Wallace Stevens'ın deyişiyle, ‘ne ise o olduğunu' görmüştür. Ural'ın şiirlerinde de benzer bir durum konusudur. Ural, gördüğünü soyutlayarak aktarır. Bir açıdan bakmaya başlayan göz, alanını pek az genişleterek gittikçe derinleştirir. Sanki göz bir netlik ayarı yapmaktadır ama ortaya şiir olarak soyut imgelerin güzelliği çıkar. Resimle düşünen Cezanné gibi Ural da şiirle düşünür. Anadolu ve Avrupa yakaları arasında yıllardır dokuduğu mekiklerde karabataklara hayran hayran bakan Ural'ın Karabatak şiiri, anlatımcı biçemle Kuzgun'u resmeden Poe'dan da yine aynı tarzda Albatros'u dramatize eden Baudelaire'den de farklıdır bu yüzden. Karabatak, onun şiirinde her birinin adı küçük harfle yazılsa da her biri biricik olan birer varlıktır. William Blake'in Kaplan'ına bu yanıyla benzer, fakat resmedilişiyle ondan farklıdır. Ural'ın biçemi soyutlamadır. Şiir küçücük bir görüntüyle de başlayabilir, kısık bir sesle de. Sözgelimi bir otomobile binerken kendisine ve etrafına kendiliğini bulduğu bir aidiyetin ifadesi olarak ‘Bismillah' diyen kadınların, dediklerinin sadece başlangıç sesini vurgulayışlarıyla Otomobile Binerken Bismillah Çeken Kadınlar şiiri başlar. Bu kadınlara çokça şahit olmuşuzdur. Çoğu artık yaşlıdır. Niçin söyleyeceklerini içlerinden söylemeyi ya da alenen bütünüyle söylemeyi değil de ilk heceyi vurgulayıp gerisinde seslerini kısmayı tercih etmişlerdir bilinmez. Bu görüntünün ardındaki insanlık hali Ural'ın şiirinde aranandır. Ural, insanların görüntülerinde onların hallerini arar. Şiirleri öyküleriyle birlikte okunduğunda bu durum daha iyi görülebilir. O bir portre ustasıdır. Ama portreleri figüratif olmaktan çok soyuttur. Bu yüzden de Yemek Yiyen Garsonlar dediğinde o şiirin adında dediğini değil, başka halleri bize sunar. Koşu Bandı'ndaki adam, modern zamanların kölesi olmasından çok daha önemlidir. ‘Önemlidir', çünkü o bir insan tekidir ve tininden habersizliği sadece ona bağlanamaz. Ural'ın şiiri, Diktatörler ve Çocuklar'ı yan yana getirdiğinde bile en ufak bir ajitasyona düşmez. Gala adıyla bize sunduğu şiirinde ‘kahrın galası' dediği halden derin bir haber verir, eğer isterse. Kuduz Aşısı'nın ilk şiiri Nefes Darlığı'yla akrabalıklar taşıyan kitabın son şiiri Gala, Ural'ın cronotophe'unu gelecek zaman kipiyle belirlediği ender şiirlerinden biridir. Şiir kitabın sonunda geçmiş geniş zamanların tinselliğinin modern zamanların tüm hegemonyasına rağmen kendini sürdüreceğini muştular.

GALA

Sonları kaldırıyorum her şey sürecek

saçları metrelerce uzayan çocuklarla

yüzyıllarca gidip gelecek salıncak

kırmızı paltolarıyla yazlarda bile.

Doktorlar şehrin göbeğini kesecek kör neşterleriyle

eczacılar kulaklarını delecek kölelerin

suflörlerin sesiyle oynatılacak dudak

kurbanlar bankaların önünde

suçlular arkasında kahkahaların

Melekleri rahat bırakmayacak gökte

her şeyi bilen adamlar, her şeyi söyleyen ve

resimlerinden sıfatlar sarkan

her akşam leblebi kavuracaklar camekânların önünde

vestiyere emanet, parlak ve nâdân.

Bir kapı açıldı mı gıcırtıyla açılacak; açıldı mı?

bir sürgü çekildi mi gürültüyle çekilecek; çekildi mi?

birisi güldü mü bütün dişleriyle gülecek;

sağlam ve kırık dişleriyle.

Sonları kaldırıyorum her şey sürecek

mi yoksa geldi mi şiirin sonu

selamlayın melekleri yerlere kadar

kahrın galasıdır bu!

Buraya bütünüyle aldığım bu şiir, okuduğum en güzel şiirlerden biridir. Ural'ın Kuduz Aşısı, böyle birçok şiiri barındırmakla kalmaz sadece. Kuduz Aşısı, poetik bir tavrın da ifadesidir. Ural, tüm insani niyetlerini, insan olana yaklaşmak arzusunda olanlar için insani olmayana yönelenlerden uzaklaştırmıştır. Mevlana'nın da öğüdüdür bu. İnsana Allah'tan üflenen ruh, gene insan eliyle bozulmaktadır çünkü. Dilini, bir köpeğin salyalı diliyle değiştirenler, insan ilişkilerini bir alıp verme farsına çevirenler, bu tavırdan karşılıklarını alacaktır. Ural bir yandan böyleleri için konumunu alırken, bir yandan ‘yedi çift ayakkabısını' dağıtacak insan arar. İster bir canlı varlık olsun ister cansız bir nesne onunla özdeşlik kurmak ister. ‘Pencereden kendisini açmasını' ister sözgelimi. Oysa günümüz şiirinde sesi duyulan ‘ben'ler gidip pencereyi kendileri açarlar. Gördükleri ise bu yüzden kendi bön iç dünyalarıdır.

Gramer ve Geometri

Ural'ın şiir dili üzerine bir araştırma yapmak, sarf edilen farklı kelimeler ile tekrar edilenleri bulmakla işe başlayıp gramer kategorilerine göre bir tasnifle ilerleyip elde ettiklerimiz üzerine düşünmek bize onun şiiri üzerine önemli veriler sunabilirdi. Yazık ki henüz bundan mahrumuz. Benim gözlemim Ural'ın şiirinde farklı kelimelerin hem çeşitli hem de sayıca çok oluşu şeklindedir. Bilhassa isim cinsinden kelimelerin varlığı bariz dikkat çeker. Sayıca az bir şiir toplamına sahip olmasına karşın Ural'ın vokabüleri oldukça geniş ve çeşitlidir. İnsanın ruh hallerine ait göstergelerin yanında insan yüzüne ilişkin olanlara da sıkça rastlanır. Belki bunlardan da çok dış dünyaya ait unsurlar şiir dilinde kendini gösterir. Fakat ister iç ister dış dünyaya ait olsun Ural'ın kelimeleri soyutlanmıştır. Çok farklı imgeler, görüntüler yan yana gelerek bu sağlanır:

zifiri gözlerine yıldızların girmediği

ve ayın ondördüne

çocuk yüzleri, büyük caddelerinde

beyaz şeritler çiziyorlar, yarış kulvarları

loş ışıklar saçarak zifiri gözlerine

yürüyorlar, beyaz ve kukuletalı.

Ural, şiirlerini kelimeleri soyutlayıp kendinin kılmasının yanında, onları kendine has bir sentaksla çatabilen bir şairdir. Bu son dediğim çok mühim bir noktadır. Bir şairi duyarlığının has olması şair yapmaya yetmez çünkü. Kelimeleri kendinin kılabilen bir şiir onları kendi sentaksı ile çatamıyorsa bu da büyük bir eksikliktir. Ural, hem kelimeleri aslî yanlarıyla algılayıp aslına döndürmeyi başarır hem de onlarla bir kurgu oluşturur. Tavus Kuşu şiirinden aldığım aşağıdaki bölüm demek istediğimi gösterir niteliktedir:

ketum perdeler dalgalandı, yoksa rüzgâr

göz kapaklarını açacak mı

açacak mı sırlarını tavuslar

yüzlerce göz taşıyan kanatlarını

yüzlerce gök taşıyan

yoksa rüzgâr uçamayan bir kuş boynumda.

uyurdu ten uyusa fırtınada pencere

tavus açardı uçsa kanlı kanatlarını

boynuma dokunurken zümrüt bir kolye gökten

beni bir yalan ısırdı.

kör şahitler yemin etti; evet bir yalan ısırdı

yalan yere kör şahitler; tam boynundan şuradan

işte şurdan kör şahitler; el bastılar kitaba:

görülmez düş izleri.

Milleti İçin Seçkin Şair

Sanatçının bir milletin duyargası olduğunu söyleyen Pound haklıdır. İçinde yaşadığımız ülkenin eskiden ‘halk' diye adlandırılan zümresi, popüler kültürün alıklaştırmalarından nasiplenmek derdinden başkaca bir dert taşımak niyetinde görünmemektedir bugün. Günümüzün şairlerinde de aynı eğilimin bulunması bu bakımdan hiç de şaşırtıcı değildir. Pound'un sözüyle kastettiği şair, milletinin bunamış, alıklaşmış bugününe duyarlı olmasa gerek. A. Ali Ural, bir şair olarak işte tam bu noktada seçimini yapmıştır.

DİPNOTLAR

1. Wassily Kandinsky'nin andığım eserinin dilimize iki tercümesi var. Bunlardan ilki Ahmet Necati Bigalı'ya ait: Sanatta Manevilik Üzerine, İzmir–1981. İkinci çeviri ise, Gülün Ekinci tarafından yapılan Sanatta Ruhsallık Üzerine (İstanbul–2001) adını taşıyor. Yazım boyunca bu iki çeviriden de yararlandım.

MERDİVENŞİİR

MAYIS-AĞUSTOS 2007

Sayı 13-14

 

 

 
     
     
     
 

ŞİİR DARLIĞINA KARŞI 'KUDUZ AŞISI'
( ABDURRAHMAN ŞENEL (Merdiven Şiir Dergisi) )

Günümüz şiirinde az şiir yayımlamasına rağmen, önemli bir yer edinebilmiş şairlerden biri A. Ali Ural. Şiir söz konusu olduğundaki titizliğiyle ve şiirin kendine has yanlarından taviz vermeyişle bilinen şair, ikinci şiir kitabı Kuduz Aşısı'nı ilk şiir kitabından yaklaşık sekiz yıl sonra yayımladı.

Bilindiği gibi şiir geleneğimizde Ahmet Haşim, Asaf Halet Çelebi, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi az şiir yayımlamış ama nicelikteki bu azlıkla ters orantılı bir yer edinmiş başka şairler de var. Bir şairin az ya da çok şiir yazması kuşkusuz kendi tercihidir. Çok şiir yazan bir şaire de az yazana da bu hususta bir şey söylenemez. Hele de şiire çokça mesai harcayıp onlarca şiir yazan pek çok şairin yazdıklarında fireden geçilmezken... Burada önemli olan yazılan şiirin niteliğidir. Nitelik dediğimiz şey ise öyle bir şey ki kendini ancak kavrayabilene sunuyor. Bu yüzden de has bir şiiri seçebilmek gene has bir şiir okuru olmayı gerektiriyor. Bundan mıdır nedir bilinmez. A. Ali Ural, kitabının ilk şiiri Nefes Darlığı'nda şu dizelerle okurunu daha en başından seçiyor:

“kim dinliyorsa sırtımı kabzalara değiyor kulağı

hiç duymadığı sesler duyuyor -yüzünden belli-

yüzünden belli anlamadığı”

Bu seçiş, modern şiirin başlangıcında duran Baudelaire'in Kötülük Çiçekleri'nin ilk şiiri Okura'yı anımsatıyor ilk elde. Anımsatmasında pek çok fayda var. Çünkü A. Ali Ural'ın okuru karşılayışı, şiirinin modern şiirin tüm imkânlarından kendince istifade etmesine karşın, okurunu kendinden ‘ikiyüzlü' bilen Baudelaire'inki gibi değil. Ural, okurunu, günümüzün dünyasında her has kişiliğin duyumsayacağı ‘nefes darlığına karşı şiir' diyerek dışlamıyor, aksine olanca yakınlıkla kucaklıyor. Bunun en güzel kanıtı da sanırım şiirler bir araya geldiğinde bu şiirlere resimleriyle eşlik eden ressam Gökalp Hamamcıoğlu'nun desenleri. Desenler içinden özellikle kitabın kapağında da yer alanı, Kuduz Aşısı'ndaki şiirlerin resimsel bir karşılığı adeta.

Kendi içinde “vınlayan ok, körpe kılıç ve kıpır kıpır” adlarında üç bölümde kurgulanan kitapta, insan sesinin farklı tınılarını duyabileceğimiz insan hallerinin şiirleri var. Ural'ın şiirleri, dünya üzerinde kendince bir yol tutmaya çalışan insan hallerinin psikolojilerini neredeyse aracısız sunuyor okura. Öyküler de yazan bir şair olarak Ural, bu noktada, anlatıma yönelik kurguya emek veren şairlerin çoğu kere düştükleri açmaza düşmüyor. Öykülerinde muhayyilelerini boşaltan şairlerin aksine Kuduz Aşısı'ndaki şiirlerdeki imgelerin özgünlüğü, şairin şiir konusundaki titizliğinin bir başka yönünü ortaya koyuyor kanımca.

Kitabın yukarıda andığım bölümlenişi, şiirlerin değişmeyen özünün yanında değişen sesine refakat eder biçimde kurgulanmış gibi geldi bana. Dediğim gibi bu şiirlerde Körün Parmak Uçları şairinin değişmeyen özünü buluyoruz. Bu öz kuşkusuz şiirin her şeyden önce bir kişilik meselesi olduğunu ihtar ediyor bize. Bu ihtardan sonra, bunun yetmeyeceği şiirin bir ‘şair kişiliğinin ürünü' olduğunu düşünüyoruz ister istemez. Çoğu şairin ilginçlik olsun, şaşırtıcı bulunsun diye yöneldiği görüntülere A. Ali Ural, görünende görünmeyeni, değişende sabit kalanı arayarak gidiyor.

Bu yüzden de adı Hidrofobi olan şiirde şu dizeleri bulabiliyoruz:

“yüzüme kapan ki orda

bir yıldız bile yeterken başını döndürmeye

baş edemeyen koca bir gökyüzüyle

bir deniz var sudan korkan.”

Umuyorum ki şiirin özünün bulanıklaşarak kötü kokular yaydığı şiir ortamında bu şiirlerin buhuru kulaklarını, gözlerini bulur. Bulmasa da şair için önemli olan şiirini yazmak değil midir?

MERDİVENŞİİR

MAYIS-AĞUSTOS 2007

Sayı 13-14

 

 
     
     
     
 

ŞEYTANA KULAK ASMAYAN ŞAİR: A. ALİ URAL
( MEHMET SABRİ GENÇ (Merdiven Şiir Dergisi) )

Ahâli şiirin bedelini ödeyemez. Bu bedeli şiirin sahibine ödetir. Modern zamanın insanı eblehleştiren avutuculuğunda ‚herkes' tarafından anlaşılmak yerine, herkes olmayan biri tarafından okunmak sanırım daha verimli olur bir şair için. Nasıl ki günümüzde futbol, tüm devletler ve paraya hâkim güçler tarafından avam üzerinde baskın ve yönlendirici bir rol haline dönüştürülmüşse, yani ‚çok satılıyorsa' onun değerinden çok değersizliğinden bahsetmek gerekir. ‚1'in değerini yanına eklenen sıfırlar artırır ama sıfırın tek başına hiç bir değeri yoktur. Bir olmadan yani özü oluşturmadan sıfır eklemeye kalkışırsanız avucunuzda var olacak ve hiç bir işe yaramayacak koca sıfırlarla kendinizi avutursunuz. İyi bir şiir kendini çok okutmaktan öte, târifi imkânsız bir şekilde kendisini yaşatmasını bilmelidir. Her şiirin kişilerde bıraktığı etkilere göre husûsî ömürleri vardır. Ve her iyi şiir mekânın ruhu olan zamanı çiviliyerek onu çok boyutlu bir şekilde insanlığa sunar. Her insanın hafızasında, her insanın kendi dimağında ayrı ayrı anlamlara bürünür şiir. Kendini okutmaktan çok satmaya yeltenen, kendini pazarlayan bir sözdizimi değildir söz konusu olan. Samimi şiir dalındaki yetişmiş elmayı, pazarlamadan da insanlara sunabilendir. Zehirlemeden, beklemeden, gitmeden. İşte A. Ali Ural'ın şiiri, dalında yetiştirdiği elmaları şeytana kulak asmadan insanlara sunar. Şeytanı bekleyen insanın ona teslim olup kaderini değiştirmektense, onun yardımına koşarak şeytanı yok sayıp insanı cennette düşler. A. Ali Ural hemen hemen bütün şiirlerinde evinden dışarı, daha doğrusu imge dünyasına adım atan bir insanın efsanevî bir günlüğünü tutar. Nitekim 87'den 95'e kadar hiç şiir yazmayan, ancak 1995'in yağmurlu bir gününde evinden dışarı çıkan ve karşıdan karşıya geçerken şiirin tekrar elinden tuttuğunu farkeden bir şairdir sözkonusu olan. Yarasaların körlüğüne imrendiği bir körün parmak uçlarının hassaslığıyla tekrar yazmaya başlayan şair A. Ali Ural, zehri kapmış köpeklerin dişlemeleriyle hastalanmış insanlara, kuduz aşısı yetiştirerek yazmaya devam eder.

Kutsal kitaplar kendini satmaz, kendini okutur. Şiirler de kendini satmaz kendini okutur ve hatta kendini anımsatır. İnciler durgun sulardan toplanır. İşte bu şekilde kimsenin bilmediği uzaklara gidip orada karşılaştığı ilk durgun suya sağduyusunu daldırır ve inci gibi imgeler edinir A. Ali Ural. Onlar, onu bekler bir yerlerde. Önemli olan onu şairin gidip bulmasıdır. Şair Ali Ural evvelâ ‚Valizimi hazırlamama yardım et' diye seslenir dimağına, sonra şiirlerini ‚Valiz'inin en üstüne koyup dışarı çıkar. İmgeler dünyasına elinde şiir dolu valiziyle adımını atar. Valizinin en üstüne şiirlerini koyup dışarı adım atan bir şairin, gölgeler büyürken deniz kenarından geçtiğini, kedilerin yüzündeki fare ve köpeklerin yüzündeki kedi izlerini yağmalayanlara seslendiğini görürüz. ‚Muhtevâ' isimli altı bölümlük şiirinde, kaldırımlarda yürürken gördüğü ejderha dövmesi taşıyan bir insana seslendiğini; hemde şeytana kulak asmadan ‚bir günah işle ve onu öldür' diye seslenen cesur bir şairin derin çığlıklarını duyarız.

A. Ali Ural'ın ‚Körün Parmak Uçları' isimli eserinde yeralan ‚Muhtevâ' isimli şiirinin üçüncü bölümünün sondan bir evvelki kıtası şöyledir:

ay katılınca

şarkılara ay katıyor çocuklar

kızlar, saçlarını örüyor birbirlerinin

ihtiyarlar, çocukluklarını anlatıyorlar

çakalların elinde mağaraların

köstebeklerin elinde toprağın vekâleti

kedilerin yüzünde fare

köpeklerin

yüzünde kedi izleri

izlerini yağmalıyorlar

‚Muhtevâ' kelimesi Arapça ‚ihtivâ' kelimesinden türemiştir. „Bir şeyi tutmak içinde bulundurmak“tan içerik anlamına gelen ‚muhtevâ' kelimesi türemiştir. Yukarıda ve şiirin bütününde başlığın temel anlamından hiç kopmaz şair. Hep bir içerikten, birbirini tamamlayan durumlardan bahseder. Şarkılara ay katan çocuklardan tutun da bir toprak vekâletine sahip olan köstebeklerdir istiâreye mâruz kalan. Hep bir içerikleri vardır. Ancak şiirin en can alıcı kısmında şair bu muhtevayı bırakmak istercesine ‚bir günah işle ve onu öldür' der.

bir günah işle ve onu öldür

geçmeden bir deniz kenarından

bir günah işle ve onu öldür

takmadan köpüklerini peşine

ahtapotları, denizatları ve yıldızlarıyla

mürekkep balıklarını kurutmadan gidişi

bir günah işle ve onu öldür

Bütün büyük şairler cevherlerinden sökülüp hayat bulan hislerini kelimelere bürüyerek bir bütünselliğe ulaşırlar. Şair A. Ali Ural'ın şiirinin en mühim tarafı yukarıda da görüldüğü üzre okuyucuyu kendisini sorgulamağa zorlarcasına yazdığı ve şiirin kalbini muazzam bir dille süsleyebilmesidir. Şiirin tamamında ‚içerik'lerden bahsederken, bahsedilen bölümde okuyucunun yüzüne soğuk su serperek, ona bu kez herhangi bir içeriğe sahip olmadan ya da tam tersi bir içeriğe sahip ise onu öldürmesinden bahseder. Bu durum, ‚herkes biliyor, hiç kimsenin bilmediğini' diye başlayan ve aynı şekilde biten altı bölümlük şiirde okuyucuyu şahikâya taşır. Diyalektik anlatımın çok güzel gizlenmiş bir örneğidir bu. Okuyucuyu da o ânda etkileme gücü bundan kaynaklanır. Bu anlatım güzelliği ve gücüne aynı şekilde diğer şiirlerinde de rastlanır. Hükümdar isimli şiirine şöyle başlar:

hükümdar, hükmü geçmeyince dar

dar kapılardan geçmeli başı eğik

yalanla murassa tacını

çember gibi çevirmeli yollarda

hükümdar hükmü bir masal bilip

Hükümdar Arapça hukm ve Farsça dâr yani sahip olan anlamındaki ekle birleşip hükümdar halini almıştır. Emretme, hükmetme hakkını elinde bulunduran bir kimsenin hükmü geçmezse bir şeye sahip olur ancak başı eğilir. Bu sahip olduğu tek şey yalanla murassa tâcıdır. Dar kapılardan başı eğik geçerek tâcını çember oyununa gark eder. İşte burada yine şairin muazzam dil oyunlarına şâhit oluruz ki nitekim bu şiirin son kıtasının üçüncü mısrası koşmayı unutan bir av köpeğini imgeler. Av köpeğinin ‚dâr'ı yani sahip olmak fiilinin muhtevası ‚koşmak' olmalıdır. Koşmazsa dârını yitirmiş bir hükümdarın düştüğü gülünçlüğe ortak olur.

küreklerini hatırlar gölde kayıklar

koşmayı unutur av köpekleri

gülmeye başlar birden hükümdar

soytarılar denerken yeni giysilerini

Göldeki kayıklar küreksiz ise hükmü geçmez sulara. Bir av köpeği koşamazsa hükmü geçmez avına. Ve nihayetinde soytarılar sahip oldukları yeni elbiseleri denerlerken hükümdar bile gülmeye başlar. Şair burada varlığın kendine ters düşen hâlini muazzam bir dil gücüyle yansıtmıştır. Mânâdan yola çıkarak varlığın evi olan dile şiir damarının akıyla varmıştır.

Şair A. Ali Ural'ın şiirlerinde kullandığı dilin gücü, perde arkasından bize gülümser. Keşfe çıkmış bir okuyucu bu gülümsemeyi farkettiğinde, ona yaklaşır ve mânânın tadını hafif bir tebessümle çıkarır. Şair şiirininin engin ve uzun dallarında yetiştirdiği, zehri alınmış şeytandan esirgenmiş elmalardan, şeytana kulak asmadan okuyucuya ikrâm etmek ister. Ancak okuyucuyu herkesten seçmez. Çünkü herkes bazen bilemez hiçkimsenin bildiğini. Bunu bilenlerin perdesini pencere sen aç beni diye yazan bir şair açar ve körün parmaklarının ucunda taşıdığı imgeleri ikrâm ve izaz yoluyla onlara uzatır. Okuyucuların kulaklarında ok vınlar, sûretlerinde körpe kılıç ve dimağlarına kılıcın üzerinden kıpır kıpır mânâ damlar.

MERDİVENŞİİR

MAYIS-AĞUSTOS 2007

Sayı 13-14

 
     
     
     
 

KOR HALİNDE ŞENLİK BEKLENTİSİ
MURAT BATMANKAYA Merdiven Şiir Dergisi

 

“Farkındalık”, tarih boyunca hiç olmadığı kadar önem kazandı. Bilhassa da edebiyatta... Niyetim, yazarın/ şairin ne yaptığının farkında olması değil; niyetim, bini geçkin yayınevinin her ay okurla buluşmasını umduğu eserlerin, aslında pek de bir talepte bulunmayan okur tarafından hangi koşullarda ve nasıl fark edildiğine, buradan da o eseri üreten/ basan, dağıtan ve satan açısından ne tür beklentilerin söz konusu olduğuna odaklanması açısından vurgunun, böylesi bir alanda oyalanması...

Vaktiyle şuna inanılırdı: İyi eser, eninde sonunda okuruna ulaşır! Bu teselliyle yüreğini ısıtan var mı hâlâ, bilmiyorum. Bildiğim, belirli bir iltifat ve değeri temsil eden ‘elek'in gözeneklerinin artık iyice irileştiği. Daha da vahimi: Pek çok eserin, bu eleğe dahi henüz ulaşamıyor oluşu.

Okur ile kitabı tanıştırma (bunu, eleştirinin tüm katmanlarını bu kavrama dahil ederek söylüyorum) yahut bir farkındalık yaratma arzusuyla çıktığını umduğum gazete kitap eklerinin, yola çıkış gayelerini bir süre sonra pek riayet edemediklerini düşünüyorum. Gelir-gider hesapları, tiraj kaygısı, daha ulvi, daha edebi değerlerin önünü kesiyor çünkü.

Öte yandan, niceliksel çokluk da nefeslerini tıkıyor kitap eklerinin. Bataklığa gömülmemek için verdikleri mücadele, hedef seçtikleri kitlenin kayıtsızlığı karşısında, açıkçası takdirden yoksun bırakıyor, dahası emeklerini karşılıksız kalıyor.

A. Ali Ural'ın “Kuduz Aşısı”na böylesi bir ahval içinde ulaştım. Gürültüden ırak...

“Nefes Darlığı”yla araladım kapıyı.

I.

Ong der ki, “Sesi durdurup sese hâkim olmak mümkün değildir.” Meram şu: Sesin akışını durdurduğunda sessizlikten başka bir şey olmaz.

Bu bağlamda sözün kudretine işaret etmek gerekiyor. Ong da öyle yapıyor; İbranca dabar deyiminin hem kelime hem de olay anlamına geldiğinden dem vuruyor.

Şiirin bir söz sanatı olduğunu söyleyen –muhtemelen- ilk ben değilim. Galiba son da olmayacağım. Lakin söz'ün bir kültür'e değinmesi şiirde sık rastlanan bir durum değildir. Dahası kelimenin söz'e, söz'ün eyleme uzandığı köprü öyle kalabalıktır ki, geçme çabasındaki nice kişiden pek azı karşıda bulur kendini.

Ural'ın şiirinde bu çabayı gördüm:

kim dinliyorsa sırtımı kabzalara değiyor kulağı

Sesin söze dönüştüğü yerde, sanattan söz edilmez her zaman. Eylemin ime de dönüşmesi gerekir çünkü. Burada iki nokta dikkat çekicidir: İlkinde, kazıya soyunmak gerekir, ki kaynağı Malinowski'de aranabilir. İkincisinde ise, imin kültürle akrabalığı deşilmelidir.

Ural'ın şiirinde gördüğüm, sözün havada asılı kalmadığı. Beslendiği kaynaklara ihanet etmediği... Yeniden filiz vermeye müsait bir toprak derlediği...

okunaksız ölüler bıraktın sahillerde

kargacık burgacık gözler, akbaba tüyleriyle yazılan

II.

Kimilerinde üslup çoğulculuğu görülür ki, becerebilen için bir iftihar vesilesidir. Mesela Nietzsche. Ondaki üslup çoğulculuğu, “yalnızca pozitif olmaları yüzünden dogmatize sapma kaygısı taşımayan pozitif görüşler sunma sorununa (...) verdiği yanıttır” (A. Nehemas).

Bu çoğulculuğun pek çok sebebi olabilir tabii.. Ne ki memnuniyetle kabul edeceğimiz şey, bilhassa Nietzsche'de bu çoğulculuğun bir cazibe merkezine dönüşmesi: Mevcudiyetine alıştırması ve kendisinin unutulmasını imkânsız kılmasıdır (Nehemas).

Ural şiirinde, bir üslup çoğulculuğundan değil, ama bir üslup zenginliğinden söz etmek mümkün sanki.

Çoğulculukta zira, değişen yalnız ses değildir. Halbuki Ural'ın üslup zenginliğinde, aynı kişinin, kendi'nin farklı seslerini bulmak söz konusu.

a.

hiç hesapta yokken –akılda var bir- çizgi çekildi

öyle çekildi ki, med ve ceziri

yırtık bir parayı sürükledi kıyıya sahibi yok

sahibi var, siste bir ses: ‘se', ‘se'

ses kontrol

b.

ışığı açık kalmış odalar var bedende

derin madenlerinde uyuklarken yakutlar

uzanıp da siyah çarşaflı yataklarına

teğellemeye başlar ince iplikleriyle

III.

Dobrolyubov'e göre, “içinde bulunduğumuz şu hayatın düzeninden tam bir kurtuluş için bir zorunluluk ve bunun mümkün olduğuna dair sağlam bir inanç meselesi üzerinde çalışmak” gerekmektedir. “Şiirsel biçimlerde ifade etmek için gereken gücü bulmak için de çalışmak”.

Sanıyorum meraklıları Ural şiirinde bu iki öğenin izini rahatça sürebilirler.

Sürekli devinimi imleyen şiirlerde, Rönesans'ın ya da resmi ortaçağ kültürünün bir göstergesi olarak okuyabileceğimiz “zorunlu ve mümkün durağanlıkla tezatlık bas bas bağırır.

Bir karnaval bilinci midir bu? Tartışmaya bile gerek yok: Hayır!

“Antik kaynakların akademik mütalaası” mıdır bu? Elbette: Hayır!

Şenlikli temenniler yok. Ama kor halinde şenlik beklentisi.

Güneşin ölümünü seyret göğsünde doğsun madalya

ilk kez boyna takılan ay zincirin ucunda çağıldasın

IV.

“Harfleri ipin ucunda sürükleyen” bir şairle karşı karşıyayım. Buyurun, “bu çalgısız davet”e...

MERDİVENŞİİR

MAYIS-AĞUSTOS 2007

Sayı 13-14

 
     
     
     
 

"HEMZEMİN GEÇİTTE TUHAF BİR ŞARKI"
NİLAY ÖZER (Merdiven Şiir Dergisi

"HEMZEMİN GEÇİTTE TUHAF BİR ŞARKI": A. ALİ URAL'IN ŞİİRLERİ VE ESTETİK SORUMLULUK /

“fark edilen bir böcek nasıl durur duvarda”

(“Keskin Nişancı” 18)

Şiirin kapalılığı/anlaşılmazlığı ve dolayısıyla halktan koptuğu tartışması yeni değil. Ancak hâlâ şiirin söz konusu edildiği hemen her yerde karşımıza çıkıyor bu mesele. Şiirin açık ve anlaşılır olmak gibi bir yükümlülüğü olmadığını, belli bir okuyucu kitlesini tatmin etmek üzere yazılmadığını çeşitli dönem ve ülkelerde sayısız şair dile getirdi, bizimki sadece bir tekrar. “Günümüzde yazılan şiirlerden hiçbir şey anlamıyorum”, “Bu şiirler çok kapalı ve zor” gibi cümleleri kuranların şiire emek verip vermediğini, dilini/zekasını/algılarını şiirle yeterince eğitip eğitmediğini sorgulaması gerekiyor önce. Çünkü şiir istendiği anda, herhangi bir yerinden içine dalınacak bir alan değil, sürekli ve ciddi bir ilgi istiyor. Bu yüzden şiir eleştirisi, “şiir okumuyorum ama okudummu da anlamak isterim” kolaycılığına kapılanların hakkı olamaz kanımca. Benzer bir tartışma; şairin yenilik adına ne yaptığı, şiirimizde neden yeni akım ve eğilimlerin türemediği sorularına odaklanmış sürüyor. Şiir sürekli yenilenmeliymiş, şairler sürekli eskilerini rafa kaldıran yeni şiir anlayışları geliştirmeliymiş, üç beş kişi yanyana geldi mi oturup bir manifesto yazmalıymış gibi bir algı yerleşmekte neredeyse. “Darbelere tepki olarak şiirde yeni akımlar oluşmalıydı, o bile olmadı” düşüncesinde olanlar var. Büyük toplumsal olayların sanattaki yenileştirici etkisi inkâr edilemez ama bir akım boyutunda olmuyor her zaman bu etki. Nitekim 12 Mart, 27 Mayıs, 12 Eylül şiirde gelenek, özgürlük, demokrasi ve umudun sorgulanması, yeni söylem olanaklarının aranması bağlamında az ya da çok karşılığını bulmuştur. Bir akımın, “olsun” demekle “yapalım” demekle olmayacağı açık. Hrant Dink'in öldürülmesine ve peşinden gelen olaylara tepki olarak da yeni bir şiirin doğması beklenebilir rahatlıkla ama şiir gündeme göre bu kadar hızla değişip yenilenen bir tür değil. Tersine akıl almaz bir hızla değişen gündemi ve onun etkilerini doğrudan yansıtması çeşitli sorunlar doğurur. Çünkü şiir politik olmakla birlikte politika yapmanın bir aracı değildir. Şiirin değişmesi, bugüne kadar dilin içinde kökleşmiş, yeni buluş ve atılımlarla gelişmiş tüm şiir olanaklarına gözle görünebilecek derecede farklı ve yeni bir olanak eklemektir. Bu olanak dizenin tanımını, metafor oluşturma biçimini, sözcük dağarcığını, eşyayı, algıyı, insanın ruhsal ve fiziksel varlığının kurgulanmasını, Tanrı'yı, felsefi oluşumları, sanatsal direnme ve muhalefet yollarını, biçim ve içeriği, hatta şiirin bir tür olarak tanımını kapsar. Şiirin yenilenmesi bunların hepsinin yenilenmesi demektir. Yenilenmiyorsa şiir tıkanmış ya da bitmiş midir? Hayır. Çağların birikimi üstüne eklenenlerin görünürlüğü (kaçınılmaz olarak) azalmışsa da şiir her zamankinden canlı biçimde sürmektedir ve şiire bağlanan umut da ihtiyaç da çok büyüktür. Modern Dünya edebiyatının dillerinde şiir merkezli büyük devrimler yapılmıştır (bu artık başka devrimler olmayacak anlamına gelmez) ve içinde bulunduğumuz dönem hâlâ bu devrimlerin etkisinin sürdüğü dönemdir. Sadece şairlerin değil, ressamların, heykeltıraşların yenilik ve yaratıcılık adına ortaya koyduğu çoğunlukla üslup, tarz, tutarlı ve sürekli işlenen biçimler, temalar ve kişisel detayların seçiminde gizlidir. Bir ressamın resimlerine uzaktan bakınca ressam neredeyse sürekli aynı resmi yapmakta ve resimler de kendilerinden önce yapılmış bazı resimlere benzemektedir. Ama yakından bir bakış olayın iç yüzünün hiç de böyle olmadığını, ressamın daha önce denenmemiş bir şeyler denediğini ortaya çıkarır. Şairlerin yenilik adına ne yaptığı sorusu için bunun farkedilmesi, şiire tutarlı ve bilinçli olarak yaptıkları katkının, ekledikleri ince detayların, küçük farklılıklar gösteren tarzların araştırılıp ortaya konması gerekir. Böylece şiirin kapalılığı/anlaşılmazlığı ve şairin yaratıcılığı konuları aşılıp, bence tartışılması gereken asıl konuya, “estetik sorumluluk” konusuna gelmek mümkün olacak.

“Estetik sorumluluk” ifadesi son zamanlarda okuduğum birkaç şiir kitabının etkisiyle şekillendi kafamda. (Daha önce birileri bu iki kelimeyi yanyana getirmiş, farklı ya da benzer bağlamlarda kullanmış olabilir.) Önemli bir ödül almış, birkaç önemli yayınevinden kitapları çıkmış bir şairin, şiirin beyne ve ruha uygulayabileceği tüm baskılardan, zorluklardan sıyrılmış bir biçimde yazdığı şiirleri okurken, bu işin bir sorumluluklar silsilesi olduğunu ve onlar olmaksızın yaratıcı/yazınsal bir değer taşımadığını görüp sıralamaya başladım. Şairin önce şiirini yazıp kurduğu dile karşı bir sorumluluğu olmalıydı. Bu, dilin şiir birikimine/araçlarına, geçmişine ve geleceğine duyulan bir saygı. Şair, dilin ve birikimin bilincinde olarak kendine bir zorluk alanı seçmeli, o zorlukla mücadelesinin sonunda şiirini ortaya koymalıydı. İkincisi, şairin söz söyleyen kişi olarak karşısına çıktığı okurun zekasına karşı sorumluluğuydu. Şair yazarken okuru düşünmez, yazdıklarının okurun zevklerine uygun olup olmadığı kaygısı taşımaz. Ancak yazılıp yayımlanmış şiirlerin okur zekasına güvenen bir tarafı bulunmalı, onu aptal yerine koyacak fazlalıklardan temizlenmiş olmalıdır. Bir başka sorumluluk şairin yaşadığı zamana karşıdır. Şiir o zamanı kavrayıp yansıtabiliyor mu, seçtiği sözcüklerle, biçimiyle, geleneği kullanma tarzıyla yazıldığı günün gerisinde kalmamayı başarabiliyor mu önemlidir. Zamanın kötü yüzüne direnmenin, retoriğe düşmeden ideolojik ve politik olmanın incelikli araçlarını yaratmak da bu sorumluluğun bir parçası elbette. A. Ali Ural'ın Kuduz Aşısı (2006)'nı okuduğumda, bu sorumlulukların tümünü taşıyan ve hatta artıları bulunan bir kitap olduğunu görüp şairin çabasını, zamanı yansıtmak ve ona direnmek için geliştirdiği yolları anlamak istedim.

A. Ali Ural'ın ilk kitabı değil Kuduz Aşısı. Öncesinde 1998 tarihli Körün Parmak Uçları var. Bu ilk kitapta nahif olmaktan özellikle kaçınan bir sesin varlığı dikkat çekiyor. Birinci tekil kişinin kullanılmaması, şairin şiiri tetikleyen duygu ya da temaya mesafesi de nahiflikten uzak durma çabasına bağlanabilir. Körün Parmak Uçları çok sayıda şiir kurma biçimini barındırıyor. Bazı şiirler, seçilen bir temanın merkezinde kurulmuş ve dörtlük, altılık gibi eş sayıda satırlardan oluşan bölümler hâlinde ilerliyor. Her bölümde temanın farklı bir boyutu açımlanıyor ve bölüm bitmeden şiirin merkezine geri dönülüyor. Bu “açıp toparlama” dinamiği şiiri bazen olumlu biçimde disipline ederken, bazen özgür bir anlatıma kavuşup gitmesine engel oluyor. Başka bir grup şiirin kurulması kurguya dayalı. Bir öyküde olduğu kadar esaslı bir kurgu var ama öyküleme yok. “Fresk”, “Muhteva”, “Elek” bu tarzın öne çıkan örnekleri. Zor bilmeceler kadar kapalı duran, çözümlenmesi için hayli emek gereken “Pansuman”, “Bir Göl Nasıl Uyandırılır”, “Kurdele”, “Yürüyen Merdivenler” gibi kısa şiirler diğer bir grubu ve nispeten anlaşılır toplumcu bir içeriğe sahip “Hükümdar”, “Takas,” “İnşaatlar” gibi şiirler ise bir başka grubu oluşturuyor. Şair, şiir yazmak için çok özel duygulanımlar peşinde değil, her yerden malzeme çıkarabiliyor. Nesnelerle ilişkisi önem kazanıyor burada. Çünkü şiirlerin büyük çoğunluğunda nesnelerin birbiriyle ilişkisi, yaşamdaki düzenlenişi vurgulanıyor. Bir nesne için yapılmış bir kurgu olarak varoluyor şiir ve bu öylesine nesnel bir bakış açısıyla veriliyor ki polisiye yapıtlardaki izleyici/sorgulayıcı mantıksallığı düşündürüyor. “duvarı tutuyor eleğin vantuzları / bir tuğla olmak istiyor / dört köşeli, kırmızı / reddediyor tuğlalar onu / elek / örülmemiş bir tuğla gibi / seyrediyor duvarı” (22) dizeleriyle başlayan “Elek” adlı şiir, bir şafak vakti duvardaki çiviye asılmış bir elek için kurgulanmış bölümlerle sürüyor. Elek dünyada zayıf ve güçsüz olan her şeyi eleyen büyük bir simgeye dönüştürülüyor. Depremde güçsüz evleri eleyen eleğin altında birikenler ürkütücü ve “ne zaman yırtılmış bir yüz görse / yeri gözlüyor” elek (26). Bilimsellik ve modern hayatın tanımlanıp ayrışmış sayısız alanında hemen herkesin “bilgi” sahibi olması, bilginin bir işlevi olup olmadığı gibi ciddi sorunsallar çıkabiliyor şiirlerin altından ama romantik duygusallıklara, ağlak hüzünlere yer yok. Sözcük seçimi de şairin dünyaya nasıl bir pencereden baktığını gösteriyor. A. Ali Ural, Arabistan'da Arap Dili ve Edebiyatı ile Kur'ân İlimleri eğitimi almış. Şiirlerinde “muhteva (içerik)”, “müstâmel (kullanılmış, eski)”, “kâinât-ı musaggara (küçültülmüş kâinât)” gibi Arapça sözcük ve tamlamalar bulunsa da bunlar üçü, beşi geçmiyor ve bir isme ya da göndermeye bağlı olarak yer alıyorlar çoğunlukla. Ural, Arap dilini, edebiyatını iyi bilen ve Kur'ân ilimleri öğrenmiş biri olarak Arap şiiri gibi katı kurallarla bağlanmış, müzikal yanı ağır basan bir şiire odaklanabilir ya da yakın özellikler taşıyan Divan şiiri geleneğinin modernleştirilmesi bağlamında denemeler yapmayı seçebilirdi pekâlâ. Oysa temiz bir Türkçeyle ve ölçüye kurala bağlı kalmadan yazmayı seçiyor. Bunun bilinçli bir seçim olduğunu belirtmek gerek.

Körün Parmak Uçları'ndan Kuduz Aşısı'na varan yolda nelerin aynı kalıp, nelerin değiştiğine, şairin ilk kitabındaki hangi uçları devam ettirerek ikinci kitaptaki şiirleri yazdığına bakalım. Nahif olmamak yine önemli, mesafe korunuyor ve birinci tekil anlatıcı yine yok. Ama Kuduz Aşısı daha homojen bir bütünlük sergiliyor. Şiir kurma biçimleri ilk kitaptaki kadar çeşitlilik göstermiyor. Şiirler ferah bir anlatıma sahip, sınırlandırılmış yapıların aksine kendi içinde çeşitlenen yapılar baskın. Zamanı duyurmak konusunda çok daha iddialı. Salt şiir isimleri konusunda bir değerlendirme yapmak, şiirlerin isimleri üzerinden bir okuma geliştirmek mümkün: “Nefes Darlığı”, “Hidrofobi”, “Karabatak”, “Keskin Nişancı”, “Cehennem Marka Palto”, “Otomobile Binerken Besmele Çeken Kadınlar”, “Hatıra Ormanı”, “Diktatörler ve Çocuklar”, “Hemzemin Geçitte Tuhaf Bir Şarkı”, “Yemek Yiyen Garsonlar”, “Can Havli”, “Köprüden Önce Son Çıkış”, “Sahibinden Satılık” vb... Bu isimler; hastalık, korku, tekinsizlik, bozulma, tehdit ve tehlike altında olma, dışlanmış ya da yoksayılmış olanı işaret etme, adaletsizlik, yetişememe, çıkış arama, nerede ve hangi zamanda olduğunu tekrar tekrar hatırlama ihtiyacı duyma gibi geniş bir çerçeve çiziyorlar. Bunlardan birkaçı üzerinde özellikle durulmalı. Kuduz Aşısı, adından başlanarak bir hastalık ve ondan kurtulma olgusuna vurgu yapılan bir kitap. “Kuduz” sözcüğü pekçok şeyi içerebilir. Günümüzün kişisel, ulusal, mezhepler arası, devletlerarası tüm ilişkilerindeki saldırgan tutuma bağlanabilir. Bu bulaşıcı ve dolayısıyla tehdit edici bir hastalıktır ve kitaptaki şiirlerin tonu tehdit durumunu sürekli hissettirir. Olağanüstü ve tekinsiz bir duygu ağır basmaktadır ki bana göre bu kitaba damgasını vuran ve A. Ali Ural'ın yaşadığı güne direnme aracı olarak geliştirdiği yol budur. Bu gerilimli tona ilk kitaptaki polisiye mantığından varıldığı söylenebilir. “Silah”, “tetik”, “nişancı”, “hedef”, “poligon”, “kılıç”, “mızrak” gibi saldırı araçlarının yaydığı tehdit duygusuyla birleşen bulaşıcı hastalık ve bir şeylerin aniden patlaması, büyümesi, yok olmasıyla beliren tekinsizlik tedirgin edicidir. Kendi şiirimde de oluşturmaya çalıştığım bir etki olarak tedirginliğin çok önemli olduğunu ve olağanüstü/tekinsiz duygularla verilmesini son derece anlaşılır bulduğumu belirtmeliyim. Tedirgin olan uyanık olacak, tehlikeye karşı önlemini alacaktır. Önlem (yani aşı) vaktinde alınmalıdır çünkü sözkonusu hastalık kuduzdur. “vınlayan ok, körpe kılıç ve kıpır kıpır bayrak / koskocaman elleriyle rüzgârı bastırarak / kovuğundan çıkmaya çalışan nefesimi / nefesimi inine döndüren mızrak” (“Nefes Darlığı” 6) dizeleri doğaya ve insana ait olanı baskılayan güçlerden bahsederken, “sudan korkan ve köpüren ağzıyla / öperken öldüren tekneleri / sudan korkan ve ısırırken / bırakan sütbeyaz dişlerini / sudan korkan ne derin korkar / nasıl büyür korku/su / tırnaklar ve saçlar gibi ağır / ve dehşetli” (“Hidrofobi” 10) dizeleri kuduzla birlikte gelen su korkusunu, olağanüstü ve tedirgin edici bir anlatımla verir. “her kaybedişte gülecek avuçlarda / kraliçe elzabet'in on peni üstündeki resmi” (“Keskin Nişancı” 19) diyen şair kaybetmek, kazanmak ve para üçlüsünü hastalığın başına yerleştirir. Bu yüzden hemen arkasından gelen “Cehennem Marka Palto” bir sorular yığınına dönüşür: “markası ne bu öpücüğün / bu çelenkler hangi seradan / hangi kanalda yüzdürülecek / çelenk istemeyen bir müntehirin / belçika browning'le yaptığı düğün” (22).

“Otomobile Binerken Besmele Çeken Kadınlar” yine çok politik ve cesur bir şiir. Din ve kadın bağlamında tanık olduğumuz adaletsizliğe, cinsiyet ayrımcılığına, bir zamanlar yerlilerin insan olup olmadığının tartışılması gibi türban takan kadınların insan yerine konulmamasına varan tartışmalara güçlü bir cevap gibi. Demokrasi ve özgürlüğün hangi inançlar ve toplumun hangi sınıfı için geçerli olduğunu sormak önemsenmesi gereken bir iş. Bir şair sağcı ya da solcu, dindar ya da ateist olabilir. A. Ali Ural kendini ne olarak tanımlar bilemem ama özgürlükten yana olduğu kesin. Din sözkonusu olduğunda hesabın kadınlara çıktığının, İslâm'ın teröristleştirilmesi yoluyla gerçekleştirilen plânların altında kimlerin kaldığının farkında. “hiç hesapta yokken –akılda var bir- birileri / yere çevirdiler gökteki kavsi / ne zaman gerseler kıble ve keşişleme / ne zaman bıraksalar, lav nehirleri / el kaldırıp duruyorlar, her semaya ve her arabaya / şüphesiz yolcular, şüpheli yolcular” (27).

Mekansal öğelerin kullanımı, büyük şehrin şaşaası içinde gezinen, gezinirken gördüklerini kaydeden, hayata çok yakından bakıp onu kendi gerçekliğini bozmadan şiire taşıyan şairin titizliğini gösteriyor. Şairin, olduğu yeri sürekli hatırlatmasının kaybolma korkusuyla ilgisi de düşünülebilir. Yaşadığı zamanı kötülemiyor, şikayet etmiyor, onunla başedecek, gerektiğinde ona karşı duracak donanımı var. Bu yeni bir şey çünkü modern yaşamın büyük şehirlerinden kaynaklanan boğuntuya karşı bugüne dek gördüğümüz genellikle onun sadece problematize edilmesiydi şiirde. Şimdi burada, hemzemin geçitin şarkı söylemek için müthiş bir yer olduğunu söyleyen biri var. “takıldığın yerde devreye giriyor kâinât / sonuna kadar ezberlemeye muhtaç / bırakmıyor jeneratörler” (34). Bu bir uzlaşma mıdır bilinmez ama bir savaş açma da değil. Sadece kavramak, tanımak ve onunla zarar görmeden, ondan güçlü kalarak yaşamayı becermek çabası. Şiirlerde modern yaşama ait sözcüklerin ne denli sık kullanıldığına, yaşadığımız günün içinde, sağımızda solumuzda hangi eşyalar, âletler, tabelalar varsa şiirlerde de onların olduğuna dikkat etmek gerekiyor. Bu nesnelerle sınırlı değil, şiirlerdeki kişiler de öyle etraftan, şiirden edebiyattan değilse de hayatın içinden, mutfağından insanlar. “seri ilanlarda çıkacak değil ya, hayattaydı, açıldı hayatla arası / ne yani ölüsü kaybolsun mu, yaşayan son ütücüler arasında” (“İlan” 36) gibi acı ve ironik bir tonlamadan, “Yemek yiyen garsonlara bak dünyanın dibinde / hırsızlık yapar gibi lokmaları kaçırıyorlar / günah işler gibi çiğniyorlar ekmeği / gözleri hâlâ havaya uzanan elde / bir parmak şıkırtısı kolluyor üzengileri” (“Yemek Yiyen Garsonlar” 39) gibi sert, gerçekçi bir tona kadar çeşitli söyleyişlerle karşımıza çıkıyorlar.

Kitaptaki her şiir üzerine uzun uzun konuşmak mümkün. Yaşamın içine yerleştirilmiş bir “Koşu Bandı”, hepimizi parçalamaya hazır “Piranalar”, “Yedi kere yumalı yedi kere şiiri” diye biten “Köpek Dili” ve diğerleri. A. Ali Ural, şiir açık mı olacak kapalı mı tartışmasını aşmış, anlaşılır olmak, anlam üretmek peşinde bile değil bazen. Anlatmak için kimi zaman bir sözcüğün, kimi zaman görsel ya da işitsel bir imajın yeterli olduğunu biliyor. Kendi şiiri için seçtiği bir zorluğun içinden yazıyor ve her türlü tavrını samimiyetle gömüyor şiirinin içine. Üretilecek olan her ne ise, onun bütün olup bitenlerden bağımsız bir biçimde varedilemeyeceğinin bilincinde. Bugünü yaşamanın şiire getirdiği bütün sorumlulukları yüklenmiş çünkü “Yedi çift ayakkabısı var ve nereye gideceğini bilmiyor” (48).

Kaynak

Ural, A. Ali. Körün Parmak Uçları. İstanbul: Merdiven Kitapları, 2006.

_ . Kuduz Aşısı. İstanbul: Merdiven Kitapları, 1998.

MERDİVENŞİİR

MAYIS-AĞUSTOS 2007

Sayı 13-14

 
     
     
     
 

GÜNÜMÜZ ORTAMINDA ŞAİRİN ÖDEVİ
MEHMET AKİF TUNÇ

 

Şiirimizin geleceği, dünyanın genel psikolojisine bağlıdır. Sağlam ve huzurlu bir dünyanın şiiri de mutlak değerlere ve ebedî biçimlere yaklaşır.Ama savaş kokuları geldikçe sanatı da bir sar'a nöbeti sarsar.”

Sezai Karakoç

Ortam ve Şiir

Şair A. Ali Ural'ın şiiri üzerine düşünürken, bu şiire yaşanılan zaman ve mekân noktasından yaklaşmaksızın sıhhatli bir kanaate varamayacağımdan endişe ettim. Çünkü kimi şiire ortam (zaman ve mekân) fazlasıyla damgasını vurur; bu, genelde, zamana damgasını vurma yeteneğindeki şiirlerin bulanmaktan kaçamayacağı bir boyadır. Bulanmaktan kaçamaz; çünkü sorumluluk sahibidir; bulansa da büsbütün batmak istemez; çünkü sonsuzlukça kurcalanmaktadır. Ural'ın şiirlerinin, gelecekte günümüzün ruh haline dair işaretler arayanların çok şey bulacağı metinler olduğuna dair inancımı belirterek düşeceğiz o işaretlerin peşine. Ama, öncelikle, ortamın şiir ve şair üzerindeki etkisini anla(t)mada yakın edebiyat tarihimizin en yetkin belgelerinden birine değinme borcumu yerine getireceğim.

Sezai Karakoç, günün şiiri üzerinde bir değerlendirmede bulunduğu 1964 yılında kaleme aldığı bir yazıda1, Bugünkü Şiirimiz alt başlığıyla, şiirin dünyada cereyan eden ve insanların (toplumların) hayatını etkileyen gelişmelere koşut olarak nasıl bir hâlden başka bir hâle girdiğini, şairler ve temalarından örnekler vererek ortaya koymuştur. Buna göre: Birinci Dünya Savaşı'ndan uzaklaşılan ve İkinci Dünya Savaşı'nın yaklaşmadığı dönemde, dünyadaki şiire, sessizlik ve huzura koşut olarak, şiirimize mutlakçı perspektif hakimdir; mutlak değerlerin tebliği olan şiir, aşk ve ölüm gibi konularla ebediliğe ve mükemmelliğe ayarlıdır. Biçimde ise, vezin ve kafiyenin saltanatı yaşanmaktadır. Savaşa yaklaşan dünyanın değişen psikolojisi ile beraber bizim şiirimizde de mutlak değerler ikinci plana geçmiş ve insanın önemi artmış, bir çocukluk melankolisi ve duyarlığı içine düşen şairin konuları değişmiş, biçimde de deformasyon başlamıştır. Mutlakçı ekolün en önemli şairleri Necip Fazıl, Tanpınar iken, savaş öncesi ekolün kurucuları Dağlarca, Tarancı, Dranas, Sılay olmuştur. Bu ekolleri, sesi, biçimi ve tema da dahil her türlü geleneği reddeden Orhan Veli ve arkadaşlarının şiiri takip etmiştir. Karakoç'a göre, mutlak değerleri inkâr eden, var oluşa açlığın açısından bakan Garip ekolünün şiire bu katı realist yaklaşımının altında, insanoğlunu dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir allakbullak oluşa maruz bırakan II. Dünya Savaşı yatmaktadır. Savaş boyunca ve sonrasında da savaşın kalıntıları ortadan kalkıncaya kadar mutlak hükümranlığı devam eden Garip ekolünü ise, bir başka tepki ekolü olan İkinci Yeni takip etmiştir. Bu dönemde yazılan şiir ise, Karakoç'un ifadesiyle, bir nevi ‘nekahat dönemi' şiiridir. Savaşa şartlanmış insanın yeniden dünyaya alışmayı denediği; ekmek meselesinin dışında da meseleler bulunduğunu yavaş yavaş görmeye başladığı bir dönemin şiiri. Aynı zamanda bir tepki şiiri; çünkü sesi, biçimi ve eskiye ait her türlü şiir zenginliğini reddeden (bütün insanlığın tecrübe ettiği bir fetret döneminin Türk şiirindeki yansıması olan) Garip hükümranlığına karşı, şiirimizden sürülen kelimenin haysiyeti, imaj gibi onsuzolmaz zenginlikler tekrar geri getirilmeye çalışılmıştır bu şiirle. Fakat, her ne kadar, İkinci Yeni ekolünün kurucu şairleri tarafından ‘nekahat dönemi'nin tüm duyarlığı şiire aktarılsa da, bir tepki ekolü olması, bir arayış şiirinin çatısı olması sebebiyle birçok ifrat örneğine rastlamak mümkündür bu şiirde.

Dünyanın genel psikolojisinin şiirimizi dönemsel olarak nasıl etkilediğine ilişkin Sezai Karakoç'un değindiğimiz yaklaşımları son derece önemlidir. Doğrudan katılmadığı bir savaş dahi ülkemizin şairlerini (insanlarını-ortamını) bu derece etkilemiştir. Bu etki, şiirlerin hem biçimlerine hem konularına yansımıştır. Yine de, bütün dünyayı sar(s)an bir savaşın etkisine karşı ülkemiz (edebiyat) ortamını daha açık ve elverişli hâle getiren başka sebepler de vardı. Bu çerçevede, yeni kurulan Cumhuriyetin herhangi bir değişime karşı toplumların gösterdiği genel direnci ülkemiz ortamında kıran dönemsel etkisini anmak yerinde olacaktır. Özellikle de dil devrimi (alfabe değişikliği) gibi bir başka toplumun muhayyilesinin kaldıramayacağı bir devrime intibak noktasına gelmiş bir edebiyat ortamı, Yunus Emre'den günümüze kadar uzanan bir şiir zincirindeki keskin Garip ekolü kopukluğunun (savaşın etkisiyle birlikte) arkaplanını açıklamamızda bize yardımcı olacaktır (Yine, bu çerçevede, Karakoç'un Yunus Emre hakkında kaleme aldığı inceleme kitabında2, ortamın Yunus Emre'nin şiirindeki belirleyici işlevi ve bu şiirin, söz konusu ortama cevap verme işlevini yedeğine almış, çağları aşan niteliği çok çarpıcı bir biçimde ortaya konmuştur. Cahit Zarifoğlu “İşte Yunus Emre” isimli yazısında3, Yunus hakkındaki güdük ve değer düşürücü övgüler kalabalığında, Karakoç'un ortam arka planını vererek yaptığı tespitlerin ne denli önemli olduğunu ifade etmiştir).

Ortam ve Ödev

Şiirimizin geleceğini, dünyanın genel psikolojisine bağlayan Karakoç'un, sağlam ve huzurlu bir dünyanın şiirinin mutlak değerlere ve ebedi biçimlere yaklaşacağını ifade ettiği zamandan günümüze kadar geçen 43 yılda, sağlam ve huzurlu bir dünyadan çok uzağa düşülmüştür. Bütün dünyada son derece şiddetli savaşlar yaşanmış ve buna ilişkin haberler radyolardan muhayyilemize değil, görüntüler halinde ekranlardan sofralarımıza, kilimlerimize, hafızalarımıza boşanmıştır. Kan dökücü düzenin sahipleri, düzenlerinin bekası için, bu akışın ıstırabını duyacak ve tersine çevirecek insanların kalp, dimağ ve sonunda fıtratlarını dumura uğratmak için, silahların en geriye dönüşsüz öldürücüsünü, hazzın silahlarını yine görüntü bombardımanıyla, her bir sokağın ve evin üzerine boca ettiler. Ruhun mümbit dilini kovmaya yöneldiler sonra; bedenle yetinmişler cemaati için fazlaydı ve oldukça tehlikeliydi o. “Daha fazlasını iste”tme temrinleri için yeterdi birkaç yüzü, yüzbinlik desteden. Kendini ifade acizi kelimesiz, en sıradan durumlar için yüklenecekti yüzüne ve bedenine en abartılı jestlerle. Efektler tükendi. Dilinin ve bedeninin söyleyecek bir şeyi kalmadı bu cemaatin acıya ve kedere karşı; duymamak, buydu en iyisi. Hazzın bu korkunç ve durmak bilmeyen sağanağı sel oldu, insanların yekdiğerinin acısına atılacak köprülerini yıktı götürdü. İnsanlar duyularını kaybetmiş ve akılları devreden çıkarılmış gibi (Bir felçliden de öte; çünkü bir felçli engelleyemese de kendine yönelen tehdidi görür). Boyuna ölüler akıyor caddelerden; Şâfiî'nin “Kanaat kınından bir kılıç çektim/Keskin tarafıyla onlardan/Ümitlerimi kestim”4 dediği ölülerden. İnsan zihnini vahye ve bir mutlak öte dünya imkânına ve bunlardan kopan bağlarla iki dünya mutluluğuna, yani umuda ve emniyete kapayan çağ, onu cinnete, cinayete, katliamlara ve teröre (korkuya) açtı. Yok etme rekabeti rakipleri aştı, üzerinde yaşadığımız zemini tehdit etmeye vardı: Kıyamet.

İşte, dünyamızın ve yazımızın vardığı nokta bu. Ortamı budur günümüz şairinin. Okuyacağı budur. Ya farkındadır tehlikenin, yüzleşecektir onunla ve insanlara tehlikeyi işaret edecek, ki bu tek başına dahi önemli bir şeydir, ve gücü yeterse de, umudu ve hamleyi överek zemine akışı tersine çevirme tohumları ekecektir. Dilini çölleşmeye karşı koruyacak, insanlığı sonsuzluğa rapteden her müsemmânın isminin dolaşımda kalması için teyakkuzda olacaktır (Böyle bir ülküyle yola çıkan şairin, belki kendisinin yetişemeyeceği bu menzile okunu düşürebilmesi için kalıcılık tılsımını gözeterek yayını gerebilmesi gerekir). Ya da düzenin değirmenine su taşıyacaktır, bilerek ya da bilmeyerek. Zamanını okuyamamış ve akışın varacağı noktayı sezememiş bir şairin kalıcı olması mümkün değildir. Çünkü şair, oku için, ortamın (zaman ve mekân) sancılarıyla gerilmiş bir yaydan daha kavisini bulamaz. Hayatın gerçeğine (yay) dayanan şiirin (ok) sesinden, vınlama sesinden, mahrumdur böyle şiir.

Ortamın ve Ödevin Ural Şiiri'ndeki Görünümü:

Genel Hatlarıyla Ural Şiiri

A. Ali Ural'ın şiirinden bahsetmeye başlamadan önce, ortamın değişen şartlarının şairi ve şiirini ne ölçüde etkilediğine; zamanının duyarlığını şiirinde duyurarak şairin kalıcılık adına bir şans yakalayabildiğine ve halihazırdaki ortamımızda şairin ödevine değindik. Bir ödevden bahsediyoruz; çünkü dünya hiç olmadığı kadar korkunun ve korkuncun işgali altındadır, şairin hazinesi (dili) işgal altındadır. İnsanlığın sonsuz hayatı tehdit altındadır ki bu, bütün bu korkunç manzaranın sebebidir. İşte bu manzarayı resmeden ve haber verme ödevindeki şiirlerini Kuduz Aşısı isimli kitabında toplayan Ural, bu isimde bir şiiri olmadığı halde neden kitabına bu ismi verdiği kendisine sorulduğunda, çok önemli bir cevap veriyor (bir bakıma bu cevap böyle geniş bir girizgâhın sebebidir diyebiliriz):

“Kuduz Aşısı, her biri diğerinden bağımsız şiirlerden oluşmasına rağmen, kuduzun belirtilerini imgelem âlemine farklı renklerle taşıyor. Zira modern hayatın göstergeleri kuduzu işaret edip duruyor hep; huzursuzluk, hırçınlık, tedirginlik ilk belirtileridir kuduzun. Ruhsal çöküntü ve felç daha sonraki belirtileri... Duyu bozuklukları, nefes darlığı, çırpınma nöbetleri ve nihayet su korkusu yani hidrofobi! Yüce Allah, ‘Biz her şeyi sudan yarattık!' derken, insanın sudan korkması ne müthiş! İşte bu paradokstan doğuyor ‘Kuduz Aşısı'”. Bu ifadeler, modern hayatın göstergelerinde yaklaşan kıyameti okuduğunu gösteriyor şairin. ‘Mutlak'la, insanın eşya ile olan ilişkisindeki yegane denge unsuru olan sonsuzluk bilgisiyle, bağları koptukça insanlığın, gelinmesi kaçınılmaz olan noktayı işaret ediyor. Bencilleşen, yalnızlaşan, yabancılaşan, hazperestleşen, topluma karşı hiçbir sorumluluk hissi duymayan, vandallaşan ve bunlar bulaşıcı birer hastalık gibi toplumun fertleri arasında yaygınlaştıkça, huzursuzluğu, hırçınlığı, tedirginliği artan insan ruhunun kapısı gitgide ruhsal çöküntüye ve patolojiye aralanıyor ve gelip fıtrî olandan dehşete düşme noktasına, yani Kuduz Aşısı'nın kendisinden kaynaklandığı paradoksa dayanıyor: (hidrofobi).

Şunu belirtmek gerekir ki; kuduzun belirtilerinin şiirlerin imgelem dünyasına farklı renklerle taşınmış olması, bu belirtilere ilişkin hislerin tat bakımından şiirlere taşındığı anlamına gelmiyor. Ortamdır kuduz taşıyıcısı, şiirler değil; şiirler aşı. Yani bir nefret risalesinden bahsetmiyoruz; itlafın değil aşının öncelendiği; umudunu yitirmemiş şiirlerdir sözümüzün konusu. Şiirlerin geneline eşlik eden bir histen bahsedeceksek, bunun ‘dehşet' olmadığını, ‘hayret' olduğunu söyleyebiliriz. Bu şiirlerin kaygısı, mutlak güneşi duyan şairin bundan duyduğu hayreti duyurma kaygısıdır.

Şaire göre; içinde yaşanılan zaman ve mekân kişinin her türlü eyleyişine gölgesini düşürür. Bu öylesine büyük ve neredeyse kesintisiz bir buluttur ki, saf hakikat olan güneş ile kişi (ve toplum) arasına yerleşir ve ne kişi ne toplum kurtulabilir o bulutun kuşatmasından, ömürleri boyunca seyahat etseler de o büyük gölgenin içinden çıkamazlar. Mekân içinde yatay bir hareket hiçbir fayda sağlamaz saf hakikate ulaşma yolunda. Zaman ve mekân katmanlarını yırtan dikey bir hareket gerekir bunun için. Yatay düzlemde tecrübe ettiklerinin hep benzeri ile karşılaşacağını bilenler; bulutun nadiren seyrelen katmanları arasından bütün haşmetiyle haşyet salarak güzelliğini gösteren saf hakikati kesintisiz tatmak isteyenler ulaşabilir ancak ona. O saf hakikat ki bulutların arasından ışınlarını gösterdiğinde, çoğu kimse mekanâ, gölgenin (alışkanlıkların) kollarına atar kendisini, karşılaşmasını olabildiğince kısa tutar.

“ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak

kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak

kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından

tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından

yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor

bir örümcek

tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak”

Kuduz Aşısı'nın vınlayan ok bölümündeki Karabatak isimli bu şiirde, Ural, saf hakikat olan güneşle bağını seyrelten veya kopartan modern ortamda, ülküsündeki ortam adına o bağı kurmaya yönelen ve bunun bedelini ödemeye hazır olan insana (şaire) işaret etmektedir. Bu mısralarda son derece çarpıcı bir soyutlama söz konusudur. Şair burada her şeyden önce bir okuyucudur: Yaradılışın tılsımını okumakta ve okuduklarını şiir tezgâhında bambaşka bir dile raptetmeye çalışmaktadır. Kullandığı nesneleri doğadan ve oradaki yaşantısından koparıp kimyasını değiştirmek suretiyle onlara kendi şiir evreninde yepyeni bir hayat bahşeden şair, nesnenin şiir içindeki hareketlerinin (genel olarak şiir içindeki tecrübesinin) hem doğadaki eski yaşantısında hem de şiirin evrenindeki yeni hayatında eşyanın tabiatına uygun düşmesini gözeterek, realite ile şiiri arasında sağlam bir bağ kurmuştur. Karabatak artık eski karabatak değildir; onun yepyeni bir hayatı vardır. Kendi ‘ben'ini bu yeni hayatın arkasına gizleyen şair, şiirin evrenindeki bu iki hayatın arasında (berzahında) mutlak bir geçişlilik sağlayarak her birini yekdiğerinin denizine batırmış, göğünde uçurmuştur. Fakat şiirin evreninde kimyası değişen tek nesne karabatak değildir; bu neredeyse şiirdeki her nesnenin uğratıldığı bir kaderdir.

Karabatak denize dalmış çıkmış ve üşümektedir. Burada deniz dünyadır ve şair dünya ile kurulan ilişkinin neticesinde üşümüş, ıslak kanatlarını açarak güneşi beklemektedir. Kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tünemiş, denizle (dünyayla) kurulan ilişkiden bîtap düşmüş bir şarhoş gibidir şair. Dalgalar zamanın ve mekânın biteviye hücum eden sıkıntılarıdır veya dünyanın onu boğmak üzere davet eden hazlarıdır ve şairin şiir sığınağı (dalgakıran) olmasa, onun kıyılarına (‘ben'ine-öz varlığına) hücumla tahrip edecek ve ondan parçalar koparacaktır. Bu saldırılar (dalgalar), şairin sığınağına (dalgakırana) çarpıp kırılmaktadır. Bu dalgakıran sadece şairin sığınağı değildir, aynı zamanda şairin kendisine karşı sorumlu olduğu toplumun koruyucusu ve sığınağıdır da. Dalgakıranda tüneyen karabatak (şair) dinelerek şarhoşluğunu üzerinden atmaya çalışmakta ve kömürden kollarını (şair, şiirin bahsettiğimiz geçişlilik yeteneğini kullanarak kendi kollarını karabatağın hizmetine sunmaktadır) uzatıp bulutun yakasından çekmektedir. Böylece tüm denizi kaplayan, gölgesinden çıkılamayan ve mutlak hakikat olan sonsuzluk bilgisiyle (güneşle) irtibatı kesen bulut gömleğini çekiştirerek üşümüşlüğünü gidermeye, dünyanın çokça hissettirdiği sonsuzluk hasretini dindirmeye hem kendi hem toplumu adına çalışmaktadır. Bulutun gömleğini tam yırtarken, buluttan bir örümcek (göklü bir elçi) sarkıyor karabatağın arkasına (bu aynı zamanda incecik güneş ışınlarının karabatağa temas etme biçimidir) ve getirdiği yakıcı emaneti yükleyerek karabatağın sırtına, onu acıyla uçuruyor (davet ediyor) bulutların öte tarafına, güneşle en azından bir perde seyrelterek görüşülen tarafa. Bu örümcek (bu sımsıcak rozet) şaire vurulan bir sonsuzluk damgasıdır.

“bu homurtuyu ancak dik duran bir avcı çıkarabilir

bu belâlı harcı kancalı bir gaga karabilir

şamandıralar kopmuş kim açılabilir

kapanan gökten zinciri bırak”

Bir avcıdır karabatak, bir soyutlayıcıdır. Her türlü görüntü ve sesi avlayıp sindirerek onu kendi fiziki gerçekliğinden bir üst kademeye terfi ettirmektedir. Deniz yılanlarından sağmaktadır sonsuzluk sütünü. Her ne ise avlanan, artık avcının usaresine (şiire) dönüşmüştür yani. Üzerinde dimdik durduğu mendireğin harcı ise, işte o usare (şiir)dir ve şair (karabatak) onu kendi gagasıyla karmıştır. Kendi sığınağını (ve toplumu da tehlikelerden koruyacak olanı) kendi inşa etmiştir. Şairin denize (dünyaya) doğru sivrilmiş bir kürsüsüdür bu dalgakıran. Oradan haykırmaktadır, kıyametin yaklaşmakta, göklerin kapanmakta olduğunu. Ve insanlara yol gösteren, bir tehlikeyi veya geçiş yolunu haber veren şamandıraların (vahiy ve tekvini işaretler) yerinden uğratıldığını; bu durumda mekân içindeki yatay hareketin kişiyi bir kaybolmadan başka bir yere çıkarmayacağını insanlara hatırlatandır şair; âdeta dalgakıranın üzerinde göğe uzanan ve uçmayı işaret eden kapkara bir ok gibidir o: Kapanan göğün altında umudu muştulayan ve yükselirken vınlayan bir ok.

“aklın sınırında vurulan nöbetçinin soluğu kesilmez derinde

bin yıl sonra verilen nefesin keskin dişlerinde

çırpınan balıkların gözleri hâlâ parlıyor

daldığı yer ölüm çıktığı yer aşk”

Karabatak şiirinin evreninde merkezi an olan bir sonsuz zaman hüküm sürüyor. Şair bu mutlak zamanı tazammun eden mutlak değerlerin bekçisidir. O vurulup denize düşse de derinlerde nefesi kesilmez. Böylesi bir geçişli evrende bin yıl önce yaşayıp vurulup denize batmış bir karabatağın (şairin) avladığı (soyutladığı, hakikatinin katmanlarını deşifre ettiği) balığın (kendisi vesilesiyle hikmete varılan tekvini işaretin) bin yıl sonra verilen nefesin keskin dişlerinde çırpınması, yani hâlâ capcanlı olması şaşırtıcı değildir. Çünkü o sonsuzluğun rozetini etinde bir damga gibi taşımaktadır. Çünkü daldığı yer ölümdür onun, çıktığı yer aşktır. Dünyaya batmanın öğrettiğidir ölüm; dünyadan sıyrılıp öteye kanatlanmanın ölümsüz dilidir aşk.

Bu şiir bütünüyle ortamı ve bu ortamda sahih ve kalıcı olanı arayan şairin (insanın) ödevini belirginleştiriyor. Kendisine tanınan imkânı görmeyerek, başkasını küçültmeksizin büyüyebileceğini, beslenebileceğini (asıl yolun bu olduğunu) anlayamayan insanların arasında yılgınlığa düşmeden söylenmesi gerekeni dillendiriyor bu şiir; eli boş dönen balıkçıların lânetiyle kararmamaktan bahsediyor; kendi kürsüsünde dinelip zamanın iltimas geçmeyen mümeyyiz eleğine güveniyor.

“...

odakları kanayan iç içe oniki halka

sirkte kızın belinde değmeden birbirine

birbirine değmeden vuruyor onikiyi

vaktin surlarında gezen o iki ibre”

Keskin nişancı isimli bu şiirde, sirkte belinde oniki halkayı birden çeviren kız imgesi gibi, işlenen her nesne, durum ve fiil, şiirin yeni evreninde bu dış gerçekliğinden soyutlanmış, eski boyutlarını andıran fakat apayrı bir yapıya kavuşmuştur. Ural, odağa, ortam tarafından (halka eğretilemesinden hareketle) kuşatma altına alınan fakat bunun farkında olmayan (çünkü dış ortam için sirk seçilmiştir) insanı koymuş; bu ortam (halkalar) devamlı tazelenen hücumlarıyla ve birbirinden apayrı (birbirine değmeden) teklifleriyle onikiyi (hedefi-odağı) vurmaktadır (bu şiiri okurken ismini hep aklınızda tutmanızı tavsiye ederim). Birbirine değmeden hedefi boyuna vuran ve yaralayan “vaktin surlarında gezen o iki ibre”dir; akrep ve yelkovandır. Biri (akrep) kendisini duyurmadan, usul usul varoluş meseleleriyle kemirmektedir odağı; diğeri (yelkovan) günlük hayatın sıkıntılarıyla daha sık hamlelerle parçalar koparmaktadır odaktan.

“bir kapı olsa artık bütün yeryüzü

açılırken kapanan, kapanırken aralık

tetikle parmak arasındaki mesafe”

Ural, yine burada da, mükemmel soyutlamalarla, nesnelerin bildik işlevlerine istinaden gösterdikleri tüm direnci kırarak kendi hayatlarından koparmış ve onları son derece çarpıcı bir şiir evreninin şeriatına boyun eğdirmiştir. Bir halife (şair) olarak, kendine musahhar kılınan nesnelerin (kelimeler) sahibinden yer yer tam yetki almış, onları zihninde hamur gibi yoğurup yepyeni, birbiriyle sıkı bağlantılar içinde organik bir biçime kavuşturmuştur. Böyleyken nesnelerin (kelimeler) kendilerine has kokuyu duyurmalarına da izin vermiştir şair. Kabrin öte âlemin ‘kapı'sı olduğuna dair geleneksel eğretilemeden hareketle, tüm yeryüzü bir kapı olarak işlenmiştir. Tetikle parmak arasındaki mesafe açılırken (ölüm düşüncesi sevimsizleştirilip, bu gerçeklikle hayat arasına konan mesafe açılırken), yeryüzü öte âlemin sırlarına açılan bir kapı olarak kapanmaktadır; yani yeryüzü böyle bir tutuma karşı ketumdur sırlarını vermede. Tetikle parmak arasında mesafe kapanırken (ölüm, öte düşüncesi ile hayat arasındaki mesafe kapanırken) yeryüzünün öte âlemin sırlarına açılan kapısı aralanmaktadır; yeryüzü, kendini, insana ‘oku'nacak bir kitap olarak sunmaktadır. Bu dizelere (yine aynı gerçekliğe işaret eden) şöyle apayrı bir okumayla da yaklaşılabilir: Yeryüzü, nesnelerinin yüzeysel boyutlarıyla verdiği hazlarla insana açıldıkça, derin boyularıyla insana kapanmakta; ya da tersi, insana yüzeysel boyutlarıyla kapandıkça veya insan istiğnayı tercih ettikçe derin boyutlarıyla insana açılmakta. Keskin Nişancı şiiri söz konusu organik yapısıyla alternatif okumalara açık bir şiir.

“Kalbini gerdir, buruşuk kalbini

Kalbinin sesini harflere yasla

Her fırtına öncesi okuduğun kitapla

Yeniden buluşmanın o fırtınası

Alıp seni götürsün kaldığın yere

Kaldığın yeri ürpererek aç

Bir kurdele koyduğun arasına beklerken

Bir kurdele ayıran hayat ile ölümü

Bir kılabilir el bastığın kitap.”

Hayat, ölüm ve ötesi, aşk gibi mutlak değerlere ilişkin her şey Ural'ın şiirlerinin değişmeyen temaları. Yukarıda alıntıladığımız Cehennem Marka Palto şiirinde de, sonsuzluk bilgisine yakın, bu bilgiye kalben bağlanmış, fakat ortamın cazibesi (peşin haz) ve sonsuzluk (müstakbel taltif) arasında gelgit yaşayan insana (belki şaire) gönderme yapılmaktadır. Vahyin tazeleyen, ürperten ve kalbi kesretin yok olduğu bir tenhanın fırtınasında dirilten evrenine bir davet var burada. Kitabı kurdelenin koyulduğu yerden açmaya, insanı duraksadığı yerden başlamaya çağıran bir davet. Öyle ki bu kurdele ‘hayat' (vücûd) ile ‘ölüm'ü (adem) ayırmaktadır. Öyle bir kitaptır ki kendisine çağrılan; varlık ve yokluk onda kaynayıp ‘bir' olmaktadır âdeta: Ölmeden önce ölümle kazanılan hayat (vücûd); işte ölümle hayatın ‘bir' kılındığı nokta. Ya da peşin hazzı hayat vehmetmekle uğranılan ölüm (adem); işte aynı kitapta ‘hayat'la ‘ölüm'ün bir kılındığı bir diğer nokta.

“Seri ilanlarda çıkacak değil ya, hayattaydı, açıldı hayatla arası

Ne yani ölüsü kaybolsun mu, yaşayan son ütücüler arasında

Tam sayfayı dokuz sütun bir boru gibi kıvırıp arasından

Üfleyelim, kırışık sesimiz açılsın sargılarla

Üfleyelim beyaz patiskayı köpüğü taşmasın

Korkutmaya gelmez ölüyü dirilir sonra.

Üfleyelim sesimiz soğusun kuyusunda zincirli

Uykusunda zincirli, uyandığında şaşkın

...

şirketimizin kurucusu ve onursal başkanı

sanayici ve tüccar işadamı

köpeklere taş çıkartacak kadar yardımsever

yeri doldurulamayacak kadar gürbüz

mümtaz insan, değerli büyüğümüz;

falanın oğlu filan, falan ve feşmekanın ağabeyleri

abcd ve e'nin dayıları

...

uüvy ve z'nin değerli babaları

ve çengelli ç'nin hayat arkadaşı

rahmetli ne kadar da severdi Mozart'ı

ne kadar da

daat da da daat

da da da da daat

patron öldü ey okur ayağa kalk

avluda buluşacak bütün alfabe

a'dan z'ye güneş gözlükleriyle

zincirlikuyunun karanlığını

bir ebe gibi doğurtacak”

İşte ölümün apayrı bir işleyiş için tezgâhına yatırıldığı şiir: İlan. Ölüm aslında tüm insanları eşitliyor. Fakat ölümün hakikatinden bîhaber ölü yakınları (ve ölü yakınından fazla yakınanlar) farkında mı bakalım bunun! Ural'ın şiirine bakılırsa, ölenin başına ne geldiğinden hiç haberleri yok yakınlarının. Soyutlamanın tüm hünerleri bu şiir için de geçerli. Bu şiirin elinde modern edebiyatın en muzır kamçısı var: İroni. Burada çağrışımların şaşırtıcı örgüsüyle de karşılaşıyoruz. Derin göndermeler ise, Ural'ın vazgeçilmezi. Cenaze ‘Zincirlikuyu' mezarlığına defnedilecektir. Buradan göndermeyle, ‘Kuyusunda zincirli' ile kastedilense bambaşka bir şey, nefsin arzularının esiri olma durumudur; ‘uykusunda zincirli' ise, ölünün gafletine gönderme yapar. ‘Uyandığında şaşkın' ölümden ötesini ummayanın dirilişine işaret eder. Zincirlikuyu'nun karanlığı, ölümle bağlantıyı koparmanın karanlığıdır. “Her nefs ölümü tadacaktır” ayetini mezarlığın kapısındaki levhada okuyunca dehşete düşmenin karanlığıdır. Bu şiir, politik bir şiir olduğu mülâhazasıyla başka türlü bir okumaya tâbi tutulabilir; fakat, şairin derdinin bir zümreye gönderme yapmak; onların içine düştüğü bönlüğü bir vesika haline getirmek olduğunu düşünmüyorum. Ural'ın derdi bu karanlığın bizatihi kendisidir; ironi kırbacını bir zümrenin değil bu karanlığın üzerinde şaklatmaktadır. Çünkü Hemzemin Geçitte Tuhaf Bir Şarkı şiirinde:

“şarkı söylemek için ne müthiş yer

takıldığın yerde devreye giriyor kâinat

sonuna kadar ezberlemeye muhtaç

bırakmıyor ...

...

buyrun hep beraber söyleyelim, haydi hep beraber

iman tazeler gibi hem tazeler gibi nikâh

kardan dudakları birbirine katarak

yuvarlayalım kış gelmesin diye bir daha

hemzemin geçide o şarkıyı kocaman”

diye seleniyor şair Ural. Bu, evrenin gülümseyen mutlak yüzünü, gerçek yüzünü herkese hatırlatmaya; sonsuzlukla kurulması gereken bağı kurup yokluk vehmiyle küsülen evrenle barışmaya; ortamın tasallutundan sıyrılıp silkinerek, onun üzerimizde bıraktığı hastalık tortusundan kurtulmaya; ruhun ölümsüzlüğünün müjdesini (şarkısını) haykırmak için en müsait yerde, yolların kesiştiği bir hemzemin geçitte buluşmaya; “buyrun hep beraber söyleyelim” diyerek sonsuzluğu, orada hep birlikte türkülemeye bir davettir. Çünkü takıldığımız yerde devreye girer kainat; mükemmel olmak zorunda değilizdir orada.

Ural'ın şiiri temiz kalmayı, ortamın düşüklüklerinden uzak kalmayı ilke edinen bir şiir. Böyle bir ortamda ortaya konması zor bir sıhhate ve dengeye sahip bu şiirler. Mutlak değerleri ve ebedîliği işlemenin zor zamanında sergilenen bir kuyumculuk. Bir kuyumculuk, çünkü hiçbir fazlalığa, kalabalığa tahammülü yok bu şiirlerin. Zarifoğlu'nun ifadesiyle “şiirin dışındakileri dışında, içindekileri içinde tutma5” bilinci çok bariz. Öyle ki bu haliyle, temalarıyla da tenasüp sergileyerek, serbest vezinde sesin en tavizsiz bir dikkatle önemsendiği bir örnek Ural'ın şiiri. Elbette klâsik bir şiirden bahsetmiyoruz; bu, ne mümkün ne gerekli. Üstelik ortama ve şaire ait bilinçaltlarının olanca ağırlıklarıyla şiire eşlik ettiği metinler Ural'ın şiirleri. Bu zamana ait vesikalar bunlar. Fakat, duruluk içinde sonsuzluğun dillendirildiği zamanı gözleyen bir şair A. Ali Ural. Ve şiiri, bunun habercisi, öncü bir şiir.

DİPNOTLAR

1. Sezai Karakoç, Dişimizin Zarı, “Sanat Görüşü, Şiirimiz-Akımlar, Toplum ve Şair Hakkında”, Diriliş Yay., 2. baskı, İstanbul 1997, s. 37 vd.

2. Sezai Karakoç, Yunus Emre, 8. baskı, Diriliş Yay., İstanbul 1999.

3. Cahit Zarifoğlu, Zengin Hayaller Peşinde, “İşte Yunus Emre”, Beyan Yay., 1. baskı, İstanbul 1999, s. 75 vd.

4. İmam Şâfiî, Divan, Çev: A. Ali Ural, Şûle Yay., Kasım 2002, s. 151.

5. Cahit Zarifoğlu, a.g.e., “Edebiyat'tan Bir Şair”, Beyan Yay., 1. baskı, İstanbul 1999, s. 137 vd.

MERDİVENŞİİR

MAYIS-AĞUSTOS 2007

Sayı 13-14

 
     
     
     
 

GÜZELE BAKMA CESARETİ GÖSTEREN ŞİİR
Ayşe Sevim

Dikkat etmek cesaret ister. Züleyha cesurdu, bu yüzden Yusuf'a dikkatle bakabildi. Yusuf'a dikkatle bakabilmek cesaret ister. Yeryüzünde Yusuf'a dikkatle bakmayan bir kalabalıkla yaşamak zorunda olduğunu bilmek cesaret ister. “Hey!: Yusuf var...” diyebilmek cesaret ister. “Hey!: Yusuf var...” demek, kudurmuş bir kalabalığa kuduz aşısı yapmaktır. Kuduran kalabalığa duyulabilecek en güzel merhamettir aslında. Merhametten vazgeçmemek cesaret ister. okunaksız ölüler bıraktın sahillerde kargacık burgacık gözler, akbaba tüyleriyle yazılan birazdan güneş kapıma dayanacak seni ihbar etmemem için ayaklarıma değil yüzüme kapan!1 A. Ali Ural'ın Kuduz Aşısı isimli şiir kitabı kanaatimce yeni bir hâl'e sahip. Yeni derken bundan kastım henüz oluşmuş, parlak, dokunulmamış manasında değil elbet. Tüketilmeye, tartaklanmaya müsait olmayan, hep yeni kalacak, eskimeyle ilişiği bulunmayan bir şeyden bahsediyorum. Kuduz Aşısı'nı yeni yapan şey bana göre cesareti tanımlama şekli. Bu sanki insan kalabilmekle ilgili bir durum. Max Jacop “Şair olmak için ilkin insan, sonra da şair- insan olmak gerekir” derken, Kuduz Aşısı'nı karıştırıyor sanki. Ural, mısralarında nesli tükenen bir türün yani insanın gözleriyle olana olduğu gibi bakabilme cesaretine sahip. Yani korkunç olanı korkunç olarak idrak ettiği halde, ona aşı yapabilecek kadar merhametli, başka bir açıdan bakıldığında da insan adına ümitli, çünkü onu sarsmak özüne döndürmek istiyor. Canını yakacağı tüm bebeklerin diğer bir deyişle henüz büyümemişlerin nefretini kazanacağını bilmesine rağmen, acıtarak iyileştiriyor. - Hastalığın tespiti, tedavinin başlangıcı değil midir zaten?- Onun şiirini yeni yapan şey ise sadece cesaretinin niteliği değil kuşkusuz. Şiirinin biçimini, ilhamını, aklını, kurgusunu, kelimelerini, mısralarını, musikisini cesaret'e hem kurban etmesi hem de etmemesi. Bu durumu şöyle bir örnekle izah edebiliriz sanıyorum. Güzel bir kadın nasıl tarif edilir? Tarif etmeye başladığınızda aslına onu yermeye başlamış olmaz mısınız? Onun burnunun şeklini anlatırsanız tüm güzelliğinin burada saklı olduğunu düşündürtürsünüz. Yahut ellerini iki yana açarak dans etmesini tarif ederseniz onu sadece o haldeyken kusursuz zanneder karşınızdaki. Halbuki “Öyle güzel ki” dediğinizde burnu onun tüm bedenini geride bırakıp ileriye çıkmaz, ya da vücudundaki ritim onu sakinken de kusursuz bulmanızı engellemez. Güzel'i hisseder muhatabınız. Hisseder diyorum, zira o sonsuz terkip salt akılla algılanamaz. kim dinliyorsa sırtımı kabzalara değiyor kulağı hiç duymadığı sesler duyuyor – yüzünden belli- yüzünden belli anlamadığı vınlayan ok, körpe kılıç ve kıpır kıpır bayrak koskocaman ellerle rüzgârı bastırarak kovuğundan çıkmaya çalışan nefesimi nefesimi inine döndüren mızrak Nefes Darlığı'ndan alıntıladığımız bu ilk iki dörtlüğü kişi okuduğunda, bu şiirin musikisi ne kadar güzel derse, bu güzele yazık etmez mi sizce? Halbuki burada musiki - ne kadar iyi olursa olsun- tek başına hareket edemeyecek kadar şiirin içinde. Kelimeler de itinayla seçilmiş olmalarına rağmen şiirin hissettirdiğinden ayrı düşünülemeyecek kadar şiirle bütünleşmiş. Bir de tavan arasında yağmurun sesini dinleyen şemsiyelerin anlatıldığı Can Havli isimli şiire bakalım isterseniz: ... hep yağıyor, yağmalıyor, yağma yok diyor hep hep sarıyor, sarmalıyor, sarma yok diyor hep hep yağıyor, tıpırtılar damın göğsünde asla açılmayacak kapıyı vurup duruyor hep hep yağıyor, yağmak mı; tavan aralarında sesin ahengiyle kudurup duruyor hep açılıp kapanan şemsiyeler soluk soluğa Sanki yağmur yağıyor ve siz duyuyorsunuz. Ama tıpırtı şeklinde değil, şemsiyelerin ruh halini izah edecek şekilde “hep hep” sesleriyle birlikte. Can Havli musiki açısından kusursuz olmasına rağmen karşınıza sadece musiki olarak dikilmiyor. Ruh halini, cesareti fısıldıyor. Ural'ın şiirinin bir özelliği de, şiirinin hangi şiirlerden - hangi şiirleri, hangi şairlere tercih ediyorum- beslendiğini anlayamamamız. Çünkü şiirlerinde kendine ait olan ses çok kuvvetli. Bu cümle bizi az önce izah etmeye çalıştığımız kusursuz terkibe geri götürecek gibi. Şöyle ki Ural'ın şiiri pek çok şiir gibi özel ama pek çok şiirin sahip olamadığı bir kendiliğe sahip. Kuşkusuz bu her şair için bir düzeye kadar geçerlidir. Ama iyi bir şiir okuyucusu altında Ural'ın imzası olmadan da onun şiirini diğer şiirlerin arasından çekip çıkarabilir gibi geliyor bana. Düzyazılarında da fark edilen bu tat şiirlerinde bence iyice ortaya çıkıyor. Ve yine bence bu onun terkipteki maharetinden kaynaklanıyor. Müsaadenizle bu terkibi Croce'un (1866- 1952) estetik yaratma sürecini izah ettiği dört basamakta kendimce incelemek istiyorum: 1- İzlenimler: Sanatçının dış dünyadan edindiği sürekli izlenimler. Bu basamakta Ural'ın ilgisini çeken şeylerin pek çok şairin ilgisini çeken şeylerden farklı olmadığını zannediyorum. İyi şiirler, haksızlıklar, ironi, genelin göremediği ayrıntılar, zarafet, acı vs. 2- İfade: Sanatçının ruh dünyasında elde ettiği izlenimlerin elenerek birbiriyle terkip edilerek yeni bir ruhi öze kavuşması. Burada Ural, biriktirdiklerini her şair gibi mayalıyor. Ama bu mayada gördüklerinin ilginçliğinden ziyade ona getirdiği yorum öne çıkıyor. Şairin gözünden içeriye giren görüntü çok güzel bir şekilde değil, ancak A. Ali Ural'ın değiştirebileceği güzellikte değişiyor. Güzel olanda kuvvetli bir parmak izi hissediliyor. 3- Haz alma: Sanatçının ruhunda meydana gelen ifadeye, yine sanatçının ruhunda meydana gelen bir duygunun haz duygusunun eşlik etmesi Ural da bu haz duygusu kanaatimce çok yoğun. Aldığı lezzet çok kuvvetli olduğu için kendi parmak iziyle şekillendirdiği ifade de heyecan unsuru sürekli hareket halinde. Kuduz Aşısı'ndaki tüm şiirler yüksek sesle okunmak istiyor gibi. Gözler vasıtasıyla zihnin idrak ettiği anlam- tatla birlikte, bu hareket şiiri kulakla duyma ihtiyacını da veriyor. Henüz kağıda dökülmeden oluşan bu haz sayesinde şiir kağıda dökülünce müthiş bir ritim kazanıyor. 4- Estetik Olgunun Fiziksel Fenomenlere Aktarılması: İfadenin sesler tonlar hareketler, çizgi ve renk karışımlarıyla biçim'e dönüştürülmesi. Evet üç unsurun birleşip doğumun gerçekleştiği an. ... Yemek yiyen garsonlara bak dünyanın dibinde hırsızlık yapar gibi lokmaları kaçırıyorlar günah işler gibi çiğniyorlar ekmeği gözleri hâlâ havaya uzanan elde bir parmak şıkırtısı kolluyor üzengileri Atları hazırlayın beyaz masalara doğru açları bekletmeye gelmez ısırırlar sönmüş kraterlerdir yanmaya hakları var Ayda sarı diş izleri Yemek Yiyen Garsonlar'dan alıntıladığımız bu mısralar zannediyorum az önceki yorumlarımızı izah ediyor. Lokantalarda alelacele yemek yiyen garsonlar bence sadece A. Ali Ural'ın şiirinde bir parmak şıkırtısı bekleyen atlılara benzeyebilir. Kuşkusuz hiçbir şair bir diğerinin söylediğini söylemez. Ama benim anlatmak istediğim bu değil, ben Ural'ın şiirlerinin diğer şairlerce – okurlarca değil- sadece güzel değil şaşırtıcı bulunduğuna da inanıyorum. ... tırnaklarını boya yüzümü yırmadan önce kalbini gerdir, yüzünde kırışıklık yok bırak tarih sarılsın yaralarına tarih, kolu kopuk heykelleriyle Cehennem Marka Palto isimli şiirden alıntıladığımız bu dörtlükte de görüldüğü gibi şair yaşadığı yüzyıla kulağını dayayıp, şiirini bu yüzyılın içindeki kelimelerle- kavramlarla şaşırtıcı bir tarzda kurguluyor. Bir estetik operasyonunu bu şekilde yorumlayarak şiire katmak gerçekten -kuvvetli hissin yanındaki- ince bir zeka gerektirir. Yine tarihin şiirdeki tanımı da aynı ince zekayı gözler önüne seriyor. Tarihin bizzat kendisini muhatap alarak, onu, kudretli, yalancı, zalim vs. şeklinde tanımlamak yerine, tarihi sanatın bir kolunda bulunuşuyla almış şair. Çerçeveyi daraltmış bu yüzden de daha net bir görüntü ve vurucu bir etki ortaya çıkmış. Ural her ne kadar soyut bir resim çizse de malzemelerini bildiğimiz tonlardan – kelimelerden- seçiyor. Denge demeliyiz belki. Belki de dengenin bir adım ötesinde bir şey. Kusursuz bir karışım. Akla ait olanla hisse ait olanın tek olması. Böylece şiir salt hissin vıcık vıcık sokaklarından ya da salt aklın rahatsız edecek kadar kaba yollarından arınmış oluyor. Mesela Diktatörler Ve Çocuklar şiirinde Ural bu birlikteliği şu mısralarla vermiş: ... dikkat! diktatörler avlanıyor ormanlarında avlanırlar elbet –kendi ormanları- Ne sızlanma, ne de durumu izah etmeye çalışan kaba tanımlar var şiirde. Yine Koşu Bandı isimli şiirdeki şu mısralarda aynı birleşmeyi resmediyor: ... sen! evet sen! yerine geç! ben mi? kaç tane sen varsa hemen! Bir insanın içindeki ben'lere ve modern dünyadaki bireylerin birbirlerinin kopyası oluşuna verilen kusursuz cevap. A. Ali Ural'ın şiirinin yapı taşlarından birisinin hissin ve aklın birleşmesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yazıma Kuduz Aşısı'nın son şiiriyle son vermek istiyorum izninizle. Kitap boyunca farklı dozlarda zerk edilen cesaret incelendiğinde bir altın vuruş olarak nitelendirilebilir Gala isimli şiir. Ural'ın: “ Sonları kaldırıyorum her şey sürecek” mısrası aynı zamanda bu kitabın bir sonunun olmadığını, okuyucunun zihninde yapacağı sonsuz çağrışımlarla sürekli devam edeceğini, kendini doğuracağını, gelişeceğini, inceleceğini, uçacağını, yerin altında dolaşacağını yani sonsuz hâlle, sonsuza kadar devam edeceğini, daha net bir söyleyişle hep “yeni” kalacağını söylüyor. GALA Sonları kaldırıyorum her şey sürecek saçları metrelerce uzayan çocuklarla yüzyıllarca gidip gelecek salıncak kırmızı paltolarıyla yazlarda bile. Doktorlar şehrin göbeğini kesecek kör neşterleriyle eczacılar kulaklarını delecek kölelerin suflörlerin sesiyle oynatılacak dudak kurbanlar bankaların önlerinde suçlular arkasında kahkahaların. Melekleri rahat bırakmayacak gökte her şeyi bile adamlar, her şeyi söyleyen ve resimlerinden sıfatlar sarkan her akşam leblebi kavuracaklar camekânların önünde vestiyere emanet, parlak ve nadan Bir kapı açıldı mı gıcırtıyla açılacak; açıldı mı? bir sürgü çekildi mi sürgüyle çekilecek; çekildi mi? birisi güldü mü bütün dişleriyle gülecek; sağlam ve kırık dişleriyle. Sonları kaldırıyorum her şey sürecek mi yoksa geldi mi şiirin sonu selamlayın melekleri yerlere kadar kahrın galasıdır bu! DİPNOTLAR 1. A. Ali Ural'ın Hidrofobi isimli şiirinden bir bölüm. MERDİVENŞİİR MAYIS-AĞUSTOS 2007 Sayı 13-14

 

 
     
     
     
 

YANGIN MERDİVENİ NEREYE ÇIKAR
Mustafa Kurt Cumhuriyet Kitap Eki

Çok aceleniz var. Bilet almaya zaman bulamadınız. Atladınız trenin bir vagonuna. Zaten kısa bir yolculuk yapacaksınız. İçeride biletin bedelini fazlasıyla ödemeye de razısınız. Ancak o kadar kolay sıyrılamayacaksınız bu izinsiz binişten. Kondüktör yanınıza yaklaşacak. Siz hemen cüzdanınıza sarılıp “Cezam ne kadar?” diyeceksiniz. Kondüktör yolculara dönerek ve “Duydunuz mu bileti yokmuş” diyecek. Trenin içinde korkunç bir kahkaha kavrulacak. Tren son hızla giderken, kondüktör kapıyı açacak ve bütün yolcular “Atla! Atla!” diye tempo tutacaklar. Trene biletsiz binmenin bedelinin bu olduğunu düşüneceksiniz o an. Ne var ki kondüktör size bunun aksini söyleyecek: “Biletsiz olduğun için değil, geciktiğin için.” Atlayacaksınız çaresiz. Fakat ölümden daha büyük bir korkunuz var: “Siz bu durakta inmeyecektiniz…”

Ali Ural'ın ilk hikâye kitabı, Yangın Merdiveni(*). Yukarıda verilen ve kitapta yer alan “Biletsiz Yolcu” adlı hikâyenin özetinden muradım, yazarın kitabının hemen başına koyduğu cümle: “Basamakları inerken, bütün sonlara hazır olun!” Bu uyarı, okuru hikâyelere hazırlayan bir cümleden ziyade, kitapta yer alan metinlerin genel karakterini de yansıtıyor. Tıpkı kitaba ad olan “yangın merdiveni” tamlaması gibi. Çünkü bu tamlama, kitapta yer alan herhangi bir hikâyenin adı değil; kitapta yer alan metinlere biçilmiş niteleme. Hayattan kaçışları (ya da asıl kaçmaya çalışırken maruz kalınan yakalanmaları) sağlayan bir yangın merdiveni. Dolayısıyla kitap yirmi beş hikâyesiyle belli bir çizginin / anlayışın izini sürüyor. Onu farklı kılan bu çizginin ne olduğu üzerine düşünmek gerekli.

YENİ ANLAYIŞLAR

Özellikle son yıllarda, edebî türlerin hemen hepsinde, gerek dil gerekse her türün kendi imkânları içinde –çoğu zaman da o sınırları ihlal ederek- yeni anlayışlar başladı. Hatta bu arayışlar, kendine yeni kapılar ararken geleneği “yeniden” üretme”yi de göz ardı etmedi. Bu dirsek teması, türlerin alışılagelen özelliklerinin yırtılarak, bazı “melez türler”in ortaya çıkmasına da neden oldu. Klasiğin bu değişiminin, dönüşümünün hatta başkalaşımının altında yatan en önemli neden ise; ‘yazar'ın artık modern dünyada yaşıyor olmasıydı. Teknolojinin ve metinlerarasılığın insan zihnine ve hayatına getirdiği bu değişim, türler arasındaki geçişleri kolaylaştırırken, farklı disiplinlerin de birbirine olan etkisini çoğalttı. Bir yandan roman denemeye kayarken, bir yandan şiir yepyeni biçimlere büründü. Sinemanın, resmin, müziğin edebiyata yansımaları ise bu işin bambaşka bir boyutu.

Teknolojiyle birlikte hayatımıza giren yeni ve bunca kavramın/nesnenin edebiyatı yapılmayacak mıydı? Evlerimize giderken, konuşurken kullandığımız, tükettiğimiz “kontür”ler; büyük marketlerde okuttuğumuz “barkod”lar, çocuklarımıza sorumluluk duygusu verdiğine inandığımız “sanal bebek”ler, birisinin yerine ölen “dublör”lerin hikâyesi, şiiri, romanı yazılmayacak mıydı? Elbette bir gün birileri bu kavramların da hikâyesini yazacaktı. Fakat bunun, özel bir dil ve başka bir atmosfer oluşturarak yapılması gerektiğinde de sanırım herkes hemfikir.

YİRMİNCİ KAT

İşte yukarıda saydığım bir dünyanın ve daralan zamanların hikâyesin yazıyor Ali Ural; hem de bambaşka bir dil kurarak. Söylenenlerin havada kalması ve yazarın üslubunu göstermesi açısından Yangın Merdiveni'nde yer alan “Yirminci Kat” adlı hikâyeden bir bölüm: “Dokuzuncu katın merdivenleri bitti. Onuncu kata geldiğinde nefes nefese kalmıştı. Üç katın merdivenlerini ikişer ikişer çıkmıştı. Yirminci kat dağların arkasındaydı. Eski bir gemicinin dürbünündeydi yirminci kat. Yirminci kat çuvalındaydı bir hırsızın.” (s.71)

Yirminci kata çıkan bir adamı anlatıyor hikâye. Elbette her katın kendi içine gizlenmiş karşılıkları var: Satır altlarında okunan bambaşka dünyalar. Bu anlamda “yüzünden” okuduğunuz hikâye, size sadece o ilk okumada görebildiğinizi veriyor. Öyle ki kendini var eden dil ile farklı bir ilişki kuran hikâye kahramanı, sonunda “benzetildiği şeye dönüşüyor.” Bu durum yine aynı hikâyenin devamında şöyle tasarlanıyor: “Onaltıncı kata uçarak gitmeliydi. Hemen bir göçmen kuş sürüsünün içine katılarak, coşkuyla kanat çırpmaya başladı. Sıcak ülke dağların arkasındaydı. Eski bir gemicinin dürbününde, bir hırsızın çuvalındaydı. O kadar çok kanat çırptı ki sürü başı oldu. Kuşlardan bazıları yorgunluktan düşüp ölüyordu. O kadar çok kanat çırptı ki, kanatları uyuştu. Yorgunluk hissetmiyordu. Çılgın gibi vuruyordu kanatlarını havaya. O kadar kanat çırptı ki, ondokuzuncu kata çıktığını fark etmedi.” (s. 73)

Eleştirmen Semih Gümüş, birkaç yıl önce “Genç öykücülerin ağzını bıçak açmıyor” diyordu (Adam Öykü, Sayı: 18, Eylül-Ekim 1998) . Hikâye adına yapılmış bu çağrıyı ben, “Siz kahramanlarınızı –kendiniz bile olsanız- azıcık da davranışlarına ve konuşmalarına bırakın ki, okur olarak bizler, o zenginlikten de bazı şeyler çıkaralım, yani aradan anlatıcı olarak biraz çekilin” şeklinde anlıyorum. İşte konuşmanın ve diyalogların iyiden iyiye hikâyeden çekildiği, -daha çok otobiyografik- iç bunalımların birer dökümü olan “genç hikâye”, ne yazık ki, birkaç isim hariç tutulursa, kendine başka imkânlar bulamadı. Bu bağlamda Yangın Merdiveni'nde yer alan hikâyelerde diyaloglar, hikâyenin bir unsuru olmaktan da öteye geçip hikâyeyi de kuran/yürüten bir özellik kazanıyor, işte “Kontör”den bir diyalog: “Gişedeki memur soruyor: ‘Ne kadar yükleyelim?' Gişedeki memur, soruyor: ‘Kaç kontörlük olsun?' ‘Bitiyor,' diyor. ‘Bitiyor. Kaç kontörlük olursa olsun bitiyor.' Gişedeki memurun yüzü ışıldıyor: ‘Bitmesin ister misin?' ‘Alay mı ediyorsun?' ‘Hayır, sadece hata yaptığında kontörleri eksilen bir akbilin olsun ister misin?..” (s. 104)

İşte yukarıda da izlendiği gibi, o konuşmadan itibaren hikâyenin nasıl ve nereye gideceğine dair bir merak okurun kafasında oluşuyor. Zaten Yangın Merdiveni'ndeki hikâyelerin hemen hepsi oldukça sürükleyici; ancak sonlar hiç de umulduğu gibi değil, Yazar söylemişti ya, ta başta: “Destursuz bağa girmeyin.” Çünkü hepimiz artık ‘kontrolden çıkmış bir dünya'dayız.

Kitaptaki hikâyelerin zekice kurulmuş, diline özenle çalışılmış olması bir yana, hikâyelerin kendi dünyasıyla sınırlı olmadığını da özellikle vurgulamak gerekir. Örneğin “Protokol” adlı hikâye, halkla “devletlü”lerin arasında çekilmiş perdeleri çok trajik bir şekilde ifade ediyor: Hikâyenin sonunda ölüme giderken bile arada kadife bir perdenin olması da bu traji-komiği zihinlere iyice yerleştiriyor.

FANTASTİK ÖĞELER

Hikâyelerdeki adlandırmalarda birer kişi ismi yerine, birer sıfat seçiliyor, Yangın Merdiveni'nde. Daha ziyade hayatın içindeki görünümlerimiz, belki de maskelerimiz, ele alınan. Böyle kişiler dünyası kurulan bir hikâye dünyasında, olayların üstüne oturduğu zaman ve mekân gibi kavramlar da olabildiğine açılımlı, bir o kadar da belirsiz. Belki de bir alışveriş süresi ya da bir uçak düşüşü kadar. Çoğu zaman da; mekân, insan ve eşya arasındaki metafiziğe de sokuluyor bu hikâyeler. Bu anlamda fantastik öğeler de giriyor olayların içine. Fakat bu hikâyelere “fantastik” nitelemesi biraz bol gelecek, çünkü hayatın içindeki metafizik sunulmak istenen.

Yangın Merdiveni'ni okuyup kapağını kapattığınız da bir kaçışın asla mümkün olmadığını anlayacak, belki de artta kalan yanacak şeyin ne kadar çok olduğunu fark edeceksiniz. Buna cesaretiniz varsa, bir yangın çıkmadan da çıkın bu merdivene! Ama oradan da bir yangından kaçamayacağınızı da bilerek yapın bunu. Son tahlilde, modern bir çağın anlatılarına iyi bir örnek, Yangın Merdiveni.

(*) Yangın Merdiveni / Kaçış Hikâyeleri / Ali Ural / Merdiven Kitapları / 2000

CUMHURİYET KİTAP,2000, SAYI 606

 
     
     
     
 

KUDUZ AŞISI
Cafer Keklikçi Milli Gazete

Şair ‘temiz hava' insanıdır. Bir atmosfer yakalar ve şiirini yazar. Bu durumun oluşması için şairde varolması gereken içsel teşekküller inşaasının insiyak etmesi lazım gelir. Yani şair, kültürel birikim ve insani bütünlük merhalesini kendi şahsına münhasır bir çizgide devam ettiriyor olmalıdır. Bunun için gerekli harç ise çile ve özdür. Biri olmazsa diğeri eksik kalır. Çile; hayat meşgalesinden sabır süzeği ile edinilen katıksız hamurdur. Sabır ise insana verilmiş en büyük dinamittir. Patlarsa insanlık birikimi yokolabilir. Bu yüzden günlük hayatta çokca kullanılan bir deyimimiz var: sabrımı taşırma. Şimdi, sözkonusu ‘süzek'ten geçen herşey ‘çile'dir. Çilenin pişerek oluşturduğu maya ‘öz'dür. Özünü kaybetmiş bir insandan şiir hariç herşey beklenebilir. Bir insan şiir yazıyorsa mutlaka bir öze ve çileye talip olmuştur. Aslında talip olmaz, doğuştan O'na verilir. Bu nedenle kültürel kodlarımızda çile deyince akla hemen derviş gelir. Derviş; yaptığı her işi İslam dini çerçevesinde ve sırf Allah rızası için yapan insandır. Bu yüzden yaşam tarzı ile kullandığı kelimeler arasında güçlü bağ ve paralellik vardır.
Bizim algı geleneğimizde şair ve derviş aynı kandandır.
Sözü şair A. Ali Ural'a getirmek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde Kuduz Aşısı isimli ikinci şiir kitabını yayınladı. Doksanlarda tebarüz etmiş, doksansekizde ilk şiir kitabı Körün Parmak Uçları'nı yayınlamıştı Ural. O tarihten sonra biri öykü, ikisi deneme üç kitap yayınladı. Biraz geç olsa da Kuduz Aşısı şuan okuyucusunun elinde. Kuduz Aşısı tek kelimeyle tertemiz bir kitap, bence.
A.Ali Ural şiirinde ilk dikkati çeken unsur kelime seçimi ve seçilen kelimelerin temizliğidir. Kelimeler itina ile seçilmiş ve yaygın anlamlarından kurtarılıp şairin ifade etmek istediği anlam düzeyine çıkarılmış. Sözkonusu anlam düzeyi şairin varlık karşısında titrediği an'dır. Veya geniş bir ayna. Bu aynanın içinde sosyal bozukluktan doğan sıkıntı da var, bireysel acılar da. Ama her ne olursa (yani her iki durumda da) olsun mutmain bir atmosfer yaratıyor şair. Bu da yukarıda bahsettiğim derviş portresini koyuyor karşımıza. A.Ali Ural eski bir derviş gibi yazıyor şiirini.
Ural şiiri, gürültüsüz patırtısız bir şiir. Derin bir su gibi akıp gidiyor. Okuyanda bir burukluk bir hazinlik oluşturuyor. Dünyanın faniliğini hissettiriyor.
Ural, dizeye pek önem vermiyor. O'nun için şiirin bütünlüğü daha fazla önem arzediyor. Örneğin “makinist/şapkası kirli adam” (Hemzemin Geçitte Tuhaf Bir Şarkı) gibi. Yine şiirde ritim, şiirin iç organizmasında oluşturulmuş. Bu durum bazı şiirlerde dış sese de yansıyor. Mesela “ateş et fakat vurma/ lanetle fakat sarıl/ göğü denize yapıştır/ denizi göğe kaldır” (Hidrofobi)
Kitaptaki şiirlerde, yer yer imge olsa da, çoğunluğu yalın bir dille yazılmış şiirler oluşturmaktadır.
A.Ali Ural Kuduz Aşısı ile şiirinde önemli bir merhale kaydetmiştir. Türk şiirinde kendine has yerini genişletip pekiştirmiştir.

Milli Gazete

2.12.2006

 
     
     
     
 

BULDUĞUNUZ İLK MARTIYI KALBİNE SÜRÜN
Engin Turgut Cumhuriyet Kitap Eki

Islığı bile tutuşmuş şairin!.. Her vaatte nefes olmuş, her heveste tarumar!.. Yazgısı çırpınırken o uç uç böceğine sarılmış!.. Kalbinde hep bir işgal duygusu var biliyorum!.. Kalbinin ağzı açık kalmış, ölüleri parfüm kokuyor! Rüyanın bıraktığı buğuyu annelerin saçlarıyla siliyor!.. O da diğer şairlere benziyor: Ten ve gül arasında, riya ile ölüm arasında sokaklar değiştiriyor!.. Biliyorum ‘martı' diye bir bağırsa bütün deniz ayağa kalkacak!.. Sanki “küçük şey yoktur” demek için şiirler yazıyor!.. Sanki hep birini bekliyor gibi, ruhunda kırık bir ay telaşı! Ya da bir tenha hüznü, kimsesiz bir portakalın akşam olma hali yani!.. Her şeyin kanadığı bir dünyada küçük bir blues tavrı!. Çocuklar parmak uçlarıyla yaşarlar çünkü!.. Şair Ali Ural'dan bahsediyorum!..

..“uyku, hiçbir göze
çocuk gözüne yakıştığı kadar yakışmaz”...

Ali Ural'ın ilk kitabı “Körün Parmak Uçları”nı okuduğum zaman aklıma hemen “Ziya Osman Saba”nın şu dizesi geldi. “Çok şükür öleceğiz, ey ölüler dua edin biz yaşayanlar için.” İlk kitap zordur!.. Zaten derdi olanın da kimsesi olmadığından hep “karton valiz”ini yanında taşır!.. Şiirlerinde ayakoyunları varyete yok!.. Son derece yalın, sakin, ama bir şeyleri göstererek yazıyor!.. Sanki hep yağmurun kırbacını yemiş, bu şairin her yanı bir serencam! Yani cam gibi bir adam işte!.. Turgut Uyar'ın “Arabistan”ında epeyi dolaşmış, Necatigil'in sükut deryasında boğulmamış, sanki Ali Ural evlerin içine bile yağan bir yağmurun şairi... Çünkü onun için:

“bir dağı baştan çıkarmak zor değil”

İlk kitap önemlidir, bunu herkes zulasına yerleştirir, sonra hep o mermeri yontmaya başlarız! Yeni bir kitaba geçmek için ne ruhlar küstürür şair, artık orasını bilemeyiz! Ama ilk kitaptan sonra yazılan her şiir korkunç gelir adama!.. Eski arkadaşlarımız, eski gövdemiz, eski zamanlarımız bize eskisi gibi yüz vermez, olsun, şiir yazılacaktır ve belki de “kan tadı gelecektir bir yudum aldığımız kahvemizden!..”

... “bir elmadan ödünç aldım nar kokusunu
lale devri değil, bu lal devriydi
balık sandım oltama takılan yosunu”...

Ufukta sonsuzluk gözüküyor, ya da birimizin kanatsız meleği, ah o saflığı çığlığın, kime inansam adresini terk ediyor, yani hep bir şaşkınlık hep bir vurgun hep bir vahşet halinde kapısına dayanıyoruz şiirin!..

Bu çöl sürgünü, rüzgâr kuşu, bir ormanın can çekişmesi; şair Ali Ural yaralı bir geyiğin ruhunda yaşıyor!.. Ben hep gemilerde bir orman gördüm, ormanda mavinin nefes nefese kaldığını!.. Ve elbette biliyorum Allah'ın kalbinden binlerce rüya havalanıyor, hepimizin sahici bir sonsuzu olsun diye, ne diyeyim burası çilekeş güller şehri!.. Burada önce gözlerimiz oyuluyor!..

“Pikesinden tanıyorum uçağı
meleği ele veriyor başındaki tuğrası
ben farkettim, bir de babam
söylemiyoruz kimseye”

Hep bir skandal hayatımız!.. Dibe vuruyoruz farkında mıyız! Puntomuz belli!.. Rezistansımızda değişiklik yok! Bir yanımız nazenin, bir yanımız sözün üstünde!.. Üstümüzde ipek kokusu, benim panik atak günlerimi kim yatıştırabilir? Bir mum ancak böyle eriyebilir!.. Yokluğumuzun ustaları, hiçbir halleri hayata sığmaz çünkü! Hayat en büyük usta çünkü!..

“bir göl nasıl uyandırılır bilmem
neresine dokunulur
bir taş atsam korkup sıçrar mı
bilmem bir göl nasıl uyandırılır”

Ben içinden Ali geçen bütün şiirleri, sözün yarasına oturtup vicdan kokusunun alnından öpmüşümdür! Hangi yalnızlığıma dönsem oradan medet umuyorum: Benim Haydar' la Ali arasında gün yüzü görmeyen güneşim annesizdir!.. Birkaç ay kırıntısı, birkaç kemik, azıcık bir dirim kalmışsa kapının dışında, elbette kalbimizden daha güzel ne olabilir? Ey şiirimizin annesi hayat, keşke böyle narin olmasaydın?..

“bir günah işle ve onu öldür
geçmeden bir deniz kenarından
bir günah işle ve onu öldür
takmadan köpüklerini peşine
ahtapotları, denizatları ve yıldızlarıyla
mürekkep balıklarını kurutmadan gidişi

bir günah işle ve onu öldür”


Engin Turgut

Temmuz 1999
Cumhuriyet Kitap Eki

 
     
     
 

TEK KELİMELİK SÖZLÜK

19 Eylül 2009
Milli Gazete
Hüseyin Akın

Türlerin iç içe girdiği bir dünyada yaşıyoruz artık. Hikâyeden denemeye, denemden hikâyeye hatta şiire geçmek an meselesi. An mesesi dedim; çünkü zamanın tutanaklarına geçen her şey bu an içerisinde cereyan ediyor. Anı dediğimiz şey de bu birikmiş anların bir toplamı değil midir zaten . Her şey bir an içerisinde olup bitiyor. Bütün mesele o anı doğru yerinden kavrayabilmekte.

Yıllar önce Ali Ural'ın "Körün Parmak Uçları" isimli şiir kitabına dair yazarken de bahsetmiştim. Gözüyle görme yetisini yitiren kişi bütün bedeniyle görmeye başlar ve bütün bedenin en duyarlı noktası da parmak uçlarıdır. Şair parmak uçlarıyla da görebilme yetisi kazanmış adamdır. Göz gördüğü şey karşısında duyarlığını yitirmişse yeni duyargalara iş düşüyor demektir. Hiçbir el gönülden habersiz iş yapmayacağına göre şiire yönelen şair, hikâyeye dikkat kesilmiş hikâyeci gönlünü elinde taşıyordur aynı zamanda.

Makyaj Yapan Ölüler 'i hikâye, hatta masal niyetine okumuştum, okuduklarımdan geriye şiir tadı kalmıştı, Tek Kelimelik Sözlük' ü deneme niyetine okudum, bu kez de dilimde hikâye tadı kaldı. Garip gelebilir, ama ben bu konuda ısrarcıyım; hangi niyetle okursam okuduğum metin bana göre odur. Denemeyi şiir, şiiri deneme niyetine pek âlâ okuyabilir ve okuduğum metin de bu durum karşısında hakkına razı olmuşçasına hiç sesini çıkarmayabilir. Ali Ural 'ın denemelerini hep bu geçişişliliğin verdiği rahatlıkla okudum. 'Körün Parmak Uçları'ndan 'Kuduz Aşısı 'na okuduğum şiirlerin tadını diğer kitaplarında da yakalamakta zorlanmadım. Denemelerin iz sürdüğü izlekle şiirin hedeflediği nokta birbirine çok yakın. Bu yüzden olmalı ki yeni çıkan deneme kitabının adını şiir yordamına muvafık kılmış: "Tek Kelimelik Sözlük"

İnsan tek kelimelik bir sözlükte ne arar? Elcevap: Uzun süredir aramayı bile unuttuğu kaybettiği şeyi! Bir cümlenin anlamını tamamlayabilmesi için o kelimenin kendine ait olan yerini koruması gerekiyor. Bu " aşk "tır ya da aşkın kaynağı olan " Allah ". Gerisi lafı güzaftır. Aşkın (Allah'ın) dışında her ne varsa bir iddiadan ibarettir. Tam burada Hz. Ali'ye isnat edilen o meşhur söz geliyor insanın aklına: "İlim bir nokta idi onu cahiller çoğalttı".

Nokta ne ise kelime de odur. Âdem'den bu yana yeryüzüne ayak basan sayımız ne olursa olsun asıl olan Allah'ın kelimesi olabilmektir. Allah'ın yürüyen, konuşan, nefes alan kelimesi. Ali Ural daha söz kapısını aralamadan kapının eşiklerinde fısıldıyor bu hakikati: " Bir kelime olmasaydı, hiçbir kelime olmayacaktı. Bir kelimeyi anlayabilsek, bütün kelimeleri anlayabilecektik. Bir kelimeye ihtiyacımız var!"

Ne güzel bir muhtaçlıktır bu böyle. Sessizliğin içerisinden ilk sesi işitebilmek için kâinat duvarına kulağını dayayanlardan olabilmek ne kutlu bir iş. "Her şey vardı ve hiçbir şeyin adı yoktu" diyerek başlıyor hilkat hikâyesini anlatmaya Ali Ural. Ve devam ediyor. "Kelimelerini arıyordu kâinat; sesini. Dağların, rüzgârın, yağmurun, ağaçların ve kuşların sesinden başka bir ses. Bir ses ağaca "ağaç" demeli, rüzgâra "rüzgâr", dalgaya "dalga". Ağaç duyunca ismini hışırdamalı tepeden tırnağa. Dalga işitince adını "Buradayım!" demeli köpükler saçarak."

Bu minval üzere sürüyor ince temenni ipiyle örülü insanın hikâyesi. Bir şiirin atının terkisinde yol alıyor gibisiniz bu satırlar arasında kaybettiğiniz kelimeyi ararken. Tek kelimelik kamusta gezinirken yalnız olmadığınızı fark ediyorsunuz. Sizinle daha önce bu arayışa çıkmış marifet ve hikmet ehlini selamlıyorsunuz göz ucuyla. Kafka 'dan Mevlana'ya Ahmed Gazali 'den İbn-i Hazm'a, İbn-i Arabi 'den Hz. Ömer'e Nabi 'den Schiller'e kadar daha kimler yok ki.

Bir şair kelime ormanında o kaybedilen tek kelimeyi herkes adına bulmak isterken gözü başka nelere takılır bunu merak edip sormak elbette hakkınız. O halde siz sormadan ben söyleyeyim arama bereketinin hâsılasını:

"Ne kadar derindir, alfabeden kopmuş bir harfin yalnızlığı..."

"Alfa'dan Omega'ya, Elif'ten Ye'ye, A'dan Z'ye bütün harfler denize karışıyor aynı ırmakla..."

"Harfleri ayakta tutan bir harfe ihtiyaç var."

"İki kişilik bir yolculuktur okumak; yazan ve okuyan aynı teknede..."

"Elif'in yoksa hiçbir şeyin yok."

Şair Ali Ural Allah'ın büyük kapısı dediği kapıdan içeri girerek bir cümleye girmek için sırasını bekleyen kelimeleri dil yordamıyla kavrayarak yüreğinde biriktiriyor. Bunu kulluk bilincini hiç yitirmeden başarması çok güzel. Profesyonellik adıyla sözcüklerin işvesine kanmadan ve kelimeleri metalik leblebiler haline getirmeden ustaca kullanıyor.

Adı deneme olsa da dilimde hikâye tadı bırakan 'Tek Kelimelik Sözlük'  aynı zamanda kelimelerden arınmış sessiz zamanların şiirdir.

Önemli olan da bu değil midir zaten. O kapıdan hangi niyetle girdiğiniz önemli; yeter ki niyetinizi bozmuş olmayın. Her iyi niyet kapısı eninde sonunda Allah'ın o en büyük kapısına açılır.

Öyleyse değişmez duamıza âmin demeye hazır olun:  Allah kelimelerimizi muhafaza etsin, cümlemizi korusun!

 
 
 

TEK KELİMEYLE

Osman Toprak
2009 / Dergâh Dergisi 

Türk edebiyatında kalıcı eserlere imza atmış olan şair Ali Ural'ın   Tek Kelimelik Sözlük   adlı deneme kitabı Şûle yayınlarından çıktı.

İlk kitabı   Körün Parmak Uçları 'nı 1998'de yayınlayan ve böylece şiirle edebiyata adım atan Ali Ural geçen yıllar içinde   Yangın Merdiveni (2000) gibi önemli bir hikâye kitabına da imza attı.

Şiir ve hikâye türünde verdiği eserlerini deneme türüyle zenginleştiren Ural'ın   Posta Kutusundaki Mızıka (1999),   Makyaj Yapan Ölüler (2004),   Resimde Görünmeyen (2006),   Güneşimin Önünden Çekil (2007) ve   Satranç Oynayan Derviş (2008) gibi deneme kitapları bulunuyor.

Her yıl bir deneme kitabı yayınlama geleneğini bu yıl da devam ettiren Ural,   Tek Kelimelik Sözlük   adlı kitabıyla okur karşısına çıktı.

 “Türlerin iç içe girdiği bir dünyada yaşıyoruz artık. Hikâyeden denemeye, denemeden hikâyeye hatta şiire geçmek an meselesi. An meselesi dedim; çünkü zamanın tutanaklarına geçen her şey bu an içerisinde cereyan ediyor.   Anı dediğimiz şey de bu birikmiş anların bir toplamı değil midir zaten .   Her şey bir an içerisinde olup bitiyor. Bütün mesele o anı doğru yerinden kavrayabilmekte.” Hüseyin Akın'ın bu cümleleri Ural'ın eserleriyle bütünüyle örtüşmektedir. Deneme, şiir ve hikâye bu metinlerde adeta birlikte yol almakta, her birisi diğerinin gücünden ve imkânlarından yararlanarak, birlikten doğan kuvvetin edebiyatın yeni gücü ve silahı olduğunu işaret etmektedir.

Edebiyatı bir savaş aracı ve alanı olarak elbette ifade etmeyiz, edemeyiz. Söz konusu olan, ifade gücünün, sözün kudretinin eriştiği mertebedir.

Bu mertebe, şiir için de, hikâye için de, deneme için de hem yeni sınırlar ortaya çıkarmakta hem de edebiyatın bir sanat olarak eriştiği seviyeyi ilân etmektedir.

Ural, belki de, bu sınırların geçişkenliğini ilk fark eden, böylece bu türleri kendi yazılarında, metinlerinde ustaca kullanabilen yazarlardandır.

Türler artık, birbirlerini beslemek, birbirlerine destek olmak için vardır. Mustafa Kutlu hikâyelerinde şiir tadının ve zevkinin duyulması sadece anlatılan vak'anın ilgi çekici olmasından kaynaklanmaz, üslûbun güzelliği de son derece önemlidir. Kutlu'nun hikâyelerindeki cümleleri olduğu gibi alarak bir şiir meydana getiren Alper Gencer hem Kutlu'daki şiiri hem de şiir tadındaki hikâye ile hikâye tadındaki şiirin birbirleriyle uyumunu göstermişti.

Tek Kelimelik Sözlük , hikâye ile şiirin ahengini barındıran deneme metni olarak yazılmış. Zaten, Hüseyin Akın'ın, “adı deneme olsa da dilimde hikâye tadı bırakan…” cümlesi bu uyumu yansıtmaktadır.

Ural'ın sözlüğü tek tek seçilmiş kelimelere yazarın yüklediği anlamlardan oluşuyor. Hayatı, kelimeleri, sözleri ister yeniden anlamlandırma deyin isterse    bu kelimelere ve bunların tayin ettiği hayata yeni bir anlam yükleme deyin yeni bir dünya ile karşı karşıya olduğumuz açık. Yazar, yeni bir dünya kuran insandır. Her eser, her yazı bir dünyadır ve bizi de kendi dünyasına çeker. Elbette bu dünya sadece yazarın gözleriyle, ruhuyla, bakışıyla sınırlı olamaz. Bizler de bu dünyada kendimize bir yer bulabildiğimiz ölçüde yeni hayata uyum sağlarız.

Ural'ın “Bir sözlüğe ihtiyacım var. Kaç kelimelik olsun? Tek.” diyaloğuna kanıp da tek bir kelimeden mürekkep bir sözlükle karşı karşı olduğunuzu zannetmeyiniz. Tek kelime aslında, hayatın bütünüyle toplanacağı, kavranacağı, yaşanacağı ideal kelimedir. Hepimiz aslında bunu arar dururuz. Huzur'un aranıp da, bulunamaması gibi, tek kelime de bilinen, aranan yine hep aranmaya devam eden kelimedir.

“Ad, adalet, alışkanlık, aşk, âşık, ayna, baba, cömertlik, çocuk, tövbe, uyku, ümit, vefa, yalan, yalnızlık, zaman, zafer” ve daha onlarca kelime tek kelime halinde aranmakta, sorulmaktadır.

Ural'ın yeni bir bakışla ele aldığı bu kelimeler, bütün anlamlarını yüklenerek hayatımıza tekrar tekrar giren, aslında hayatımızdan hiç çıkmayan kelimelerdir. Fakat, yılların verdiği alışkanlıklar sadece onları fark etmemizi engellemez, aynı zamanda onların bizde açtığı yaraların acısını da unutturuverir.

Her kelime bir yaradır. Ruhta yara açmayan, gönülde yara açmayan söz, kelime bize bir hatıra bırakamaz. Ruhumuzu tamir eden, kalbimiz tamir eden nasıl kelimelerse, bizi yaralayan, bizi vuran da kelimelerdir, sözlerdir.

Ural bir bakıma kendisini yaralayan kelimeleri yazmakla, içindeki yaranın, içindeki derdin mahiyetinden okuru haberdar etmek istemiştir.

“Korku, lanet, lanet, makam, masal, oyun, özgürlük, övgü, şiir, şüphe, tevazu para vb.” onlarca kelime insanlığın ilk günlerinden beri hep yürekte bir yara değil midir? Elbette, hiç bir araya gelemeyecek kelimeler de burada ele alınmış, ancak her birisi yine köşesinde ve kendi duruşuyla varlığını devam ettirmiştir. Her kelimenin içeride açtığı yara başkadır. Kimimizi şiir ayakta tutar, kimimiz makamın, kibrin, lanetin korkunç pençesine tutuluruz.

Ural, içine, kendisine seslenmektedir. İçe doğru yayılan bu çağıltı, dışa doğru da büyük bir yankı yapar. İşte bu yankıdan duyulan çığlık Doğu'yu da Batı'yı da bir araya toplar.

Ural, yer yer hikemî anlatılarla, kimi zaman menkıbelerle, kimi zaman tasavvufî hikâyelerle, kimi zaman akılla, kimi zaman mitolojiyle, kimi zaman efsaneyle, kimi zaman meselle örer her hikâyeyi, her kelimeyi. Böylece, süzülerek gelen, akan bir kültür platformunun içinde ruhunuza, kalbinize seslenen bir hikâyenin masum bir hikâyenin mısraları arasında erir gidersiniz.

Tek kelimelik sözler, işte bu büyük hayat ırmağından süzülen billûr damlalardan meydana gelmiştir. “Ne kadar derindir, alfabeden kopmuş bir harfin yalnızlığı..." derken, bu yalnızlığın ıstırabını bütünüyle duyar ve bu ıstırabı duyurmak ister okura. Alfabeden kopan her harf, boşluğa düşürür bir kelimeyi; harfler, kelimeler bu boşlukta yaşayamaz, insan onların bıraktığı boşlukla yaşayamaz. Ural, boşluktan, harfleri, kelimeleri tek tek çıkarmakta, çekip almakta ve tekrar ruhumuzdaki, kalbimizdeki yerine yerleştirmektedir. Bir anlamda, kelimeler ruhumuzla, ruhumuz kelimelerle tamir ve teskin edilmektedir.

 "Elif'in yoksa hiçbir şeyin yok." çığlı harfe, söze, kelimeye sıkı sıkıya tutunmanın bir yankısıdır. Zira insan, yitirmeye, kaybetmeye, yok olmaya, kelimelerinden başlar.

Kelimeler, bizi hayata bağlar, sanata bağlar, edebiyata bağlar. Bu bağ, şiirle, denemeyle, hikâyeyle bir yazardan bir okura, bir insan bütün insanlığa mütemadiyen bağlanır durur. “Sır kelimelerde değil, kalpte.” diyen Ural, kelimelerde ve kelimelerle kalbe giden yolda yalnız başına kalmak istemez.

“Kelimelerini arıyordu kâinat: sesini.” Bu ses, insanın içteki kâinatının sesidir. Hiç durmadan yaralı bir yürekte sızlayıp durmaktadır.

Harfleri ayakta tutan biri var, kelimeleri ayağa kaldıran.

Tek Kelimelik Sözlük, Deneme, Ali Ural
Şûle Yayınları, İstanbul, 2009

 
 
 

SÖZLÜĞÜN SAYFALARI ÇOĞALIYOR

11.03.2010
http://kitapzamani.zaman.com.tr
MUSA GÜNER

A. Ali Ural, geçtiğimiz aylarda on birinci kitabını yayınladı: Ejderha ve Kelebek. Kırk dokuz kelimeden oluşan bir sözlük bu. Ural, peygamberleri, düşünürleri, hikâyeleri bir araya getirip tek bir kelimeye varıyor. Fakat hiçbir zaman bu kelimeyi ifşa etmiyor.

Okurlarını şaşırtmayı seven A. Ali Ural'ın edebi macerası hayli karmaşık. Bunu sadece yazdıklarıyla değil, seçtiği edebi türlerle de yapıyor. Yazar, 1998 yılında, Körün Parmak Uçları'yla okurun karşısına çıkmıştı. Şiirle başlayan serüven; deneme ve öyküyle devam etmiş. 2004 yılında tek kitaba, tek bir türün yetmeyeceğini anlayan Ural, edebi tarzlar içinden seçimini yapmış: Hepsini... Ural'ın kadim okuyucuları, şiiri, öyküyü, mektubu, incelemeyi tek bir kitapta bulmaya alıştı artık. Şairin labirentlerinde dolaşırken nereye bakacaklarını, hangi yöne adım atacaklarını hissediyorlar. Doğrusu çetrefilli bir yol bu. Çoğu kişinin sendelediği, takılıp düştüğü bir yol.

A. Ali Ural, geçtiğimiz ay on birinci kitabını yayınladı: Ejderha ve Kelebek. Kırk dokuz kelimeden oluşan bir sözlük bu. Kırk dokuz deneme, kırk dokuz hikâye, kırk dokuz şiir. Sözlüklerin suratları hep asıktır. Kısa cümlelerle gerçeği özetleyip noktayı koyarlar. Dersini anlatıp bir an önce sınıftan çıkmak isteyen bir öğretmen gibi ezberlediklerini söylerler. A. Ali Ural'ın sözlüğü ise başka. Yazarın geçtiğimiz yıl yayınladığı Tek Kelimelik Sözlük'ün devamı Ejderha ve Kelebek. İki ciltteki toplam 99 kelime, tek bir sözcük için bir araya gelmiş. A. Ali Ural, peygamberleri, düşünürleri, hikâyeleri bir araya getirip tek bir kelimeye varıyor. Fakat hiçbir zaman bu kelimeyi ifşa etmiyor. Yazar işaret ediyor, okuyucu ise arayıp bulmalı.

PİCASSO'YU KISKANDIRAN ANAHTAR

Her sözlükte olduğu gibi "A" harfiyle başlıyor kitap. İlk kelime Anahtar. Ama kayıp bir anahtar. A. Ali Ural, kayıp anahtarı bulabilmek için her taşın altını arıyor. Önce Picasso'nun Anahtar tablosuna bakıyor, aradığı bu olabilir mi? Paul Hulshof ve Robert Schipper'in "Anahtar Ormanı" hikâyesine soruyor: Anahtarım burada mı? Hiçbiri kilide uymuyor. Karahisari'nin besmelesi açıyor kapıları en sonunda. Bir anahtar mı o? Evet, Picasso'yu kıskandıran bir anahtar.

Ezber bozuyor. Sınıftan ayrılmak istemeyen, okuyucuyu bırakmayan ve işini seven öğretmenler gibi güler yüzlü. Kimse teneffüs zilini duymuyor. Fakat yeri gelince kızmasını, yeri gelince sınıfta bırakmasını da biliyor Ali Ural'ın kelimeleri. Bu yüzden kitap kapanmıyor bir türlü. Masal hep devam edecek, menkıbe sürüp gidecek sanılıyor. Ejderha ve Kelebek, bin bir rengi, bin bir insanlık halini içinde barındıran bir sözlük. Okuyucuya bilmeceler soruyor. Sözcükleri örtülerle gizliyor. Dinlendirmek yerine yormayı seviyor A. Ali Ural, okşamak yerine küçük iğneler batırarak uyandırıyor.

Anahtar kelimesiyle başlayan macera peşi sıra sürüklüyor okuyucuyu. Peygamber Efendimiz'in (sas) yaşadığı kutsal topraklara ayak basıyorsunuz, derken Paris, derken Şam, derken Roma'da buluyorsunuz kendinizi. Kapıları sırayla çalıyorsunuz, Cüneyd-i Bağdâdi, Aristo, Dostoyevski, Hallac-ı Mansur. Her biri hikmetli bir söz bırakıyor avcunuza. Ama yolculuk bitmiyor. Şimdi de Nasrettin Hoca'nın yanındasınız. Nasrettin Hoca, eşeğini kaybetmişti, eşeğini kaybetmiş ama mutlu. Şükrediyor Rabb'ine. Halk şaşkın. Bir deveye iki deve veren bedevi gibi yadırgıyor onu. Kaybına seviniyor, deli mi hoca! Cevap kahkahayla yuvarlanıyor dudaktan: "Ya kaybolan eşeğin üzerinde ben de olsaydım!" Kaybolan eşeklerimizin üzerinde ağlıyoruz. Milyonlarca eşek sahiplerini yüklenmiş yıldızların altında ve yüzyıllar arasında dolaşıyor.

Louvre Müzesi'ne gidiyorsunuz mesela. Yazar, Mona Lisa'yla tanıştırıyor sizi. Mona Lisa, "Rastlantı" kelimesini anlatmaya koyuluyor. Evet, ne de olsa "R" harfindesiniz sözlüğün. Mona Lisa, müzeden kaçmak istediğini, tablonun içinde çok sıkıldığını söylüyor. Gözünü bile kırpamadığından şikâyetçi. Ellerini oynatmadan, dudaklarını kıpırdatmadan anlatmaya çalışıyor derdini.

Kitap, gücünü zıtlıklardan alıyor. "Cevap" kelimesini tanıtmak için "Soru"dan başlıyor. "Bulmak" sözcüğünü, "Aramak" fiiliyle açıklıyor. Kötüyle karşılaşmayan iyinin kıymetini bilemez çünkü. Peki iyi kim, kötü hangisi? İşte bu soruların cevabı yok. A. Ali Ural soru sormayı sevse de cevaplardan kaçıyor. Her cevabın içinde bir soru buluyor. Kelimelere kuşkuyla yaklaşıyor. Kitap, batmak için yola çıkan bir gemi gibi. Fırtına kelimesinde anlatılan "Kaptanın Duası", işin özünde Ali Ural'ın duasına dönüşüyor: "Bir seferinde, Atlantik ortasında, geminin güvertesinde dikilirken ikinci kaptan ölü gibi bir yüzle gelince ona dedim ki, 'Bu işe başlarken her yıl belli sayıda geminin battığını bilmiyor muydun?' 'Evet efendim,' deyince ben de, 'Sen batmak için para almıyor musun?' dedim. 'Evet efendim,' diye karşılık verdi. 'O zaman lanet olasıca herif, git ve bir erkek gibi geminle beraber bat,' dedim. Ne de olsa fırtınaya karşı herkes penceresini kapar. Siz sonuna kadar açmaya hazır mısınız?"

EJDERHA ve KELEBEK
ALİ URAL
ŞULE YAYINLARI
170 SAYFA

Bölüm: Edebiyat
Sayı: 58
 
 
 

Kelebeğin Kozasından Ejderha'nın Ateşine Yolculuk

Dergâh, Kasım 2010
Yunus Emre Tozal

Dil, kültür ve medeniyet havzasında insanlığın söz dizimine ev sahipliği yapan bir aynadır. Sözcükleri toplumsal göstergeler olarak ifade edersek, düşünceyi ifade eden hammaddenin dil olduğunu söyleyebiliriz. Düşünceyi ifade eden dil, aynı zamanda insanın düşünebilmesine zemin hazırlayan, düşünsel eylemin sonucunda edinilen tecrübeye biçim veren, bir süre sonra da insanın yargı ve hüküm sahibi olmasını sağlayan anlam düzeneğinin uzlaşımsal sembolleridir. Dili özgünleştirerek kendi üslubunu bulabilen yazar, okurun iç dünyasında yapacağı gezintide lokomotiflik görevinde bulunabildiği gibi, okurun ruhunu da dinlendirerek ilahi güzellikle birleşmesine öncülük eder. Edgar Allan Poe'ya göre insan ruhunun üç melekesi vardır. Bu üç melekeden zekâ, gerçeği (hakikati) arayan ve bulan melekedir. Yazarla birlikte çıkacağı yolculukta gerçeği arama ve bulma sorumluluğunu omzuna yüklenen okur, yazarla sadece iletişime geçmiş olmakla kalmaz, aynı zamanda pasif durumdayken aktif duruma, nesne konumundayken özne konumuna yükselerek lokomotifliğe geçmiş olur.

A. Ali Ural'ın Ejderha ve Kelebek adlı son kitabında, okura lokomotif koltuğunu ayıran bir yazarın anlatısıyla karşı karşıya kaldığımı fark ettim. Uzun süredir aramayı bile unuttuğu, kaybettiği şeyi arayan yazarla sık sık yer değiştirerek yaptığım bu içsel yolculuk, düş gücü ve akıl yürütme ile erişilebilecek manevi iklimleri yaşamama, kelime yağmurlarından anlam okyanusuna açılan sırları açığa çıkarmama vesile oldu. Kelebeğin kozasından çıkıp hakikat ateşinde yanacağı süre boyunca katre katre toplayacağı güzellikler anlam okyanusunda harmanlanıyor, serçenin ağacın dallarıyla sallanarak söylediği şarkı yağmur sesiyle karışıyor. Akıl atını çatlatarak öldürenlere deli deniyor, sözcüklerden kaçıp deliler gibi koşuşturanlara tebessüm ediliyor; hikâye içinde hikâyeye geçiliyor, rüya içinde rüya görülmeye başlanıyor. Ural'ın Kayıp Anahtar adlı hikâyesinde geçen “Karahisarî Besmele”sine yapılan atıf, tevhidi ve vahdaniyeti temsil ederek tüm kitabın ne için yazıldığını ifade ediyor aslında. Ural'a göre tek bir şartı var insanın kâinatın sırlarına ermesinin, eğer o şart eksikse bakış açısında, denizin üzerindeki köpük gibi kısa bir zaman sonrasında her şey dağılıyor. “Elif'in yoksa hiçbir şeyin yok!” diyen Ural, elif harfiyle metafizik dünyanı kapısını aralıyor, perde arkasına; resme değil ressama odaklanıyor. Lokomotif olacaklara şöyle sesleniyor Ural: “Fırtınaya karşı herkes penceresini kapar. Sen sonuna kadar aç kaptan!” (s. 60)

Her harfe kelimeler seçen, okumayı "İki kişilik bir yolculuktur okumak; yazan ve okuyan aynı teknede..." diye tanımlayan bir yazarın iç dünyasındayız. İnsanlık tarihinin mihenk taşlarından sırlı duraklarına, mitolojiden masala, milattan önceden Rönesans'a uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Efsanelerden şiire, hadis külliyatından tefsirlere, Şark'tan Garb'a kültür ve medeniyet havzalarında birikerek demlenmiş ve insanlığın dimağında hoş sedalar bırakmış kelime ve kavramlara imgesel düşünceler yükleyerek yeniden anlam dünyamıza kazandıran bir yazarın estetik biçimleri zihnimizde somutlaştıran müşahhas hikâyeleriyle kozamızı örmeye başlıyoruz. Hemingway ile Sadi'nin, Thales ile Hz. Ali'nin, Mark Twain ile Chuang Tzu'nun, Ahmed Gazali ile İbn-i Hazm'ın, Concordialı Susana ile Dostoyevski'nin, Abdullah B. Mübarek ile Arkesilaos'un, Rousseau ile Niyazi Mısrî'nin bir arada bulunduğu tek kelimelik bir sözlüğün içerisindeyiz. Uzay ve zamanın ötesinde, duyularla değil kendiliğinden var olan ve yalnızca ruhen algılanabilen kâinat kitabının içerisinde yolculuk yapıyoruz.

Ural, sandıkta yarım kalmış masalların içerisinden kelimelere yeni anlamlar yüklerken, anlatının şiirle, hikâyeyle, düşünceyle de bağını kuruyor. Harfleri ayakta tutan bir harfe ihtiyacın olduğunu, Alfa'dan Omega'ya, Elif'ten Ye'ye, A'dan Z'ye bütün harflerin aynı ırmakta denize karıştığını, her şiirin bir salkım anahtar olduğunu fark ediyor okur. Açarken kilitleyen, kitlerken açan bir kapıyı aralamanın eşiğinde, Allah'ın yürüyen, konuşan, nefes alan kelimesini aranıyor. Çünkü Ural'a göre bu kelime bulunamazsa hiçbir şey, hiçbir mana tezahür etmiyor: “Bir kelime olmasaydı, hiçbir kelime olmayacaktı. Bir kelimeyi anlayabilsek, bütün kelimeleri anlayabilecektik. Bir kelimeye ihtiyacımız var!” Hakikatin her şeyi “bir”e çeviren yanıyla başlanılan yürüyüşlerin hakikate varacağını müjdeleyen kuşların ağzından baklayı çıkarıyor Ural, “Vicdandır her işin gizli şahidi.” (s. 153) diyerek vicdan kelimesinin kaybedilmemesi gerektiğini, vicdanın insanlıkla eşdeğerde olduğunun altını çiziyor.

Sessizliğin içerisinde var olan sesi arıyor Ural, balık sırtında Hemingway'in İhtiyar Balıkçısı 'ndan Nuh'a uzanan bir yolculuğa katılıyor, beklemenin yasak olduğu yerlerde Godot'yu bekliyor, Bayezid-i Bistami'nin “Aramakla bulunmaz fakat bulanlar arayanlardır” düsturunca öldükten sonra sorulacak “Rabbin kim?” sorusuna kadar aramaktan hiç vazgeçmiyor. Öldükten sonra aklın heykelini dikenlerle savaşıyor, bir şairin çöle verdiğiyle aynasını sahraya tutuyor. Çöl eğer susuzluk ve ıssızlıksa eğer, delilerin arkasından sürüler halinde koşup taş atan çocukların kulalarına fısıldıyor: “Madem kelimeleri kaçırdınız, elinizdeki kementleri kargalara atın. Hem yeni kelimeler üretmekteki marifetinizi herkes biliyor. Öyle kelimeler uydurun ki bu sefer kaçamasınlar sözlüklerinizden. O cesareti kendilerinde bulamasınlar.” (s. 42)

Ural, alfabeden kopmuş bir harfin yalnızlığı misali geziyor kâinat kitabında. Okur, fayton binmiş kelime adasında yolculuğa çıkıyor. Her durakta kulağını anlamın ahengine dayayarak sessizliğin içerisinden gelen sesi; dağların, rüzgârın, yağmurun, ağaçların ve kuşların sesinden başka bir sesi dinlemeye çalışıyor. Tek kelimelik kamusta gezinirken “güneşi olmayanın gölgesi de yoktur” düsturunca güneşini arıyor yazarla birlikte okur, yılan nasıl ki deri değiştirmediğinde ölüyorsa, her an deri değiştirenlerin yaşayıp yaşamadıklarını sorguluyor. Yazar yer yer şairane cümlelerle ifade ediyor anlamın doruk noktasındaki hal-i pür melalini: “Milyonlarca dalga birdirbir oynuyor coşkuyla. Birbirinin sırtından aşarken köpükler saçarak yaklaşıyor bana. Eğilsem bütün okyanuslar tek tek atlayacak sırtımdan. Eğilmiyorum, ayakkabılarımın üstünde yosundan bir imza.” (s. 48)

“Bir karga kadar bile olamayan” ve “pek aceleci” davranan insanoğlunun aynı zamanda “eşref-i mahlûkat” oluşuna doğru giden yolda, marifet ve hikmet ehlinin sözlerine kulak veren, fıtrat saatini ters yönde işletebilmek için kadranın kuyusuna inen iblisten uzaklaşan bir yolculuk… Dünyanın tüm ırmaklarının söylediği şarkılara kulak vererek ilahi koroya katılmak; en güzel şarkıların kimsenin duymadığı şarkılar olduğunun farkına varmak… Bütün şarkıların tek bir şarkıya varacağını hissederek, bütün ırmakların Kevser ırmağına ulaşacağının bilincinde olmak… Uçtukça uçası gelen bir kuş gibi göğe süzülerek daha fazla uçmak için kanat toplamak, iki gözün görmek için yetmeyeceğini idrak etmek… Karıncanın varlık sancısının yokluk ateşini söndürme gayretiyle suyu omzunda taşıyarak getirmesini izlemek… A. Ali Ural “ol ve öl” emrinin sözlüğünü parmak uçlarının değdiği harflerle oluşturuyor; ağızdan çıkan her cümlenin resmini yapıyor Ejderha ve Kelebek 'te. Eşyanın merkezine odaklanarak merkezden bildiriyor, düşünsel eylemi başlatan dil ile meleklerin seyrettiği yarışa katılıyor, nadir olmayan antika olan “ölüm”e sürüyor atını. Son nefesinde gönülden bir halet-, ruhiyeyle şöyle haykırıyor: “Allah'ım gitgide daha az anıyoruz ruhumuzda seni. Her harfe esir düştük sıra gelmiyor A'ya. Allah'ım, öyle zamanlar oldu ki, çekindik seni anmaktan kalabalıkta. Korktuk kaybetmekten mevkiimizi. Allah'ım, sana ne zaman bir karış yaklaşmak istesek çelme taktı nefesimiz. Allah'ım sana doğru yürümeye kalkıştığımızda bütün şeytanlar ayakta. Allah'ım sen yine de koş, bizi bırakma!” (s. 167)

Ejderha ve Kelebek
Ali Ural
Şule Yayınları