FANUSU YAKARKEN

Felaketimin sebebi olarak gördüğüm fenere üzerimden sular akıta akıta tırmandığım gün, omzumda kalan bir parça güneşten başka zamanı gösteren bir işaret yoktu. Taş merdivenlerde yankılanan bedduam benden önce fener bekçisine ulaşmış, bir sis bulutu gibi onu yutup kayalıklara sürüklemiş, son kurtuluş ümidini de söndürerek ruhunun bordasında ölümcül bir yara açmıştı. Ben gelmeden önce batmamalıydı. Ölümün karanlık sularında kaybolmadan görmeliydim onu. Yakasından tutup avazım çıktığı kadar bağırmalıydım: İhanet ettin! Son odunları fanusun kalbinde yakmak yerine şöminene attın. O gece fenerin isli camlarından tek bir kıvılcım dahi sıçramadı denize. Gözlerimdeki karanlığa bak. Bin yıl su yerine zift çıkar bu kuyulardan. Kovanı sarkıtayım deme. Seni boğar!

Yosun bağlamış kapının önünde sustum. Kalbinin seslerini duymak için kulağımı küf kokulu ahşaba yasladım. Biliyorum oradaydı. Sırtını kapıya vererek oturmuştu. Soluğumu savuran körük yavaşladığında nefesini duyacaktım. Nihayet akordeonun dilimleri tek bir dilim haline gelerek es kapısını araladı. İşte bu çatlak dalga! Hırlıyor. Azalıp çoğaldığına bakılırsa duyulmasın diye emiyor soluğunu, ciğerlerinde tutuyor, tutuyor ve tam patlayacakken kusuyor hırıltıyla. Yağma yok. Merhametin meşalesi çoktan denize fırlatıldı. Bu gece fenerin ateşini yeniden yakmak için bu meşaleye ihtiyacımız yok. Biz, diyorum tek başıma değil mi? Biz, evet. Onlarca kaptanın ruhuyla geldim. Beraber boğacağız fener bekçisini.

Omzum koçbaşı; hiçbir sur kapısı bu kudrete direnemez. Kızgın yağların korkudan buz kesildiği, yırtıcı okların pençelerinin söküldüğü an. Şimdi evet, şimdi bu kapı gürültüyle devrilecek üstüne. Kararmış ahşabın altından siyah kanı sızacak fener bekçisinin. Bu iyi bir fikir mi? Tabii ki değil. Açılıp kapanan mengeneleri hangi boyun yatıştırabilir onunkinden başka. Ellerime bakıyorum. Titriyor. Korkuyor muyum, hayır tiksinti bu. Elimi sürmezdim yaşasaydı tayfalar. Bakın nasıl dökülüyorlar denize birer ikişer; yelkenlerle, kovalarla, küreklerle! Savrulan saçlarında kırbaçlar, ağızlarından çıkan köpüklerde beddua. Dümenler çatırdıyor. Dalgalar şakaklarına dayanınca pusulaların, doğu diye batıyı gösteriyor. Fener bekçisi neredesin! Bir kıvılcım, sadece bir kıvılcım düşür dumanlı pencerenden!

“Açlıktan ölecektim mumları yemeseydim! Günlerce bekledi kapımın önünde dalgalar. Bir adım atsam linç edeceklerdi. Kulede yalnız fareler vardı. Fırtına diner diye bekledim. Titreye titreye bekledim. Donacaktım son odunları atmasaydım şömineye. İskenderiye Feneri değil ki bu yüz metre, dalgalar boyunu aştı. Başını suyun dışına çıkarmaya çalıştıkça topuğuyla itti derinlere. Sonunda fanusun dumandan kararmış camını kırdı. Yemyeşil köpüklü zehri, ne varsa taş odada sürüklemeye başladı. Kendimi bağlamasaydım korkuluklara, merdivenden aşağı süpürülecektim. Aynaların yansıtacağı bir alev kalmamıştı. Işıktan ümidini kesen kaptanlar topu ateşlememi bekliyorlardı. Kulaklarını dayamışlardı göğe. Fakat barut ıslanmıştı. Heyhat! Gemiler direklerine kadar batıyordu dalgalara. Kayalıklar keskin dişlerini gösteriyordu köpükler arasından. Bir yol kalmıştı denenecek. Çan, evet çanı çalmalıydım deliler gibi. Son çare! Can havliyle çözdüm halatı korkuluklardan. Gözlerime tuzlu sular hücum ederken çana koştum. Merdivenlerden aşağıya yuvarlanıyordu boğuk çınlamalarla. Kulakların duyacağı bir ses kalmamıştı, aynaların yansıtacağı bir alev. Yüzüme baktım, kapkaranlıktı.”

Kapı gürültüyle devrildi yere. Kararmış ahşabın altından siyah kan sızmadı. Fener bekçisini ararken taş odada, yosun kokulu rüzgâr yakamı tuttu. Pencerenin kenarına kadar sürükledi beni. Kıpkırmızı deniz. Yüzlerce yelkenli kıpkırmızı. Kızıl bir ay var gökte. Kıpkırmızı yıldızlar. Mercan kayalıkları pıhtılaşmış. Balıkçılar kırmızı ağlar çekiyorlar sudan. Kırmızı balıklar çırpınıyor teknelerin bordalarında. Kırmızı kumlarda ayak izleri...

Fanusun kenarındaki kızıl bereyi başıma geçirdim. Odunları fenerin fanusuna atıp tutuşturdum. Aynaların isini sildim. Çanı yerine astım. Topun barutunu tazeledim. Bitki yağından mumları raflarda istifledim. Tam vazifemi yapmamın rahatlığıyla çökecektim ki şöminenin başına, bir hırıltı işittim arkamdan. Kapıyı dinlerken duyduğum çatlak sesti bu. Aniden döndüm çullanmak için fener bekçisinin üstüne. Büyük an geldi derken, fosforlu gözleriyle bir kedi sıçradı ağzında nadir bir kuş, türünün son örneği. Sıçradı taş odadan ve merdivenlerde kayboldu.

Dalgalar yükseliyor. Kulemde hapis kalacağım bir ay. Bana o nadir kuştan yirmi dokuz rüya kaldı.